TÜRKLER GALİÇYA'DA
1772
senesinde başlayan ve 1918'e kadar süren "parçalanma" döneminde
Polonya yavaş yavaş kaybolarak Avrupa haritasından tamamen silindi.
Topraklarına, komşu olan üç koca devlet sahip oldu; onlar Prusya,
Rusya ve Avusturya idi. Adı geçen son devletin sınırlarına düşen Güney-Doğu
Polonya'ya Galiçya ismi verildi. Bugün ise, eski Galiçya toprakları
Güney-Doğu Polonya ve Batı Ukrayna Cumhuriyetleri içinde bulunmaktadır.
Birinci dünya harbinde müttefik olan Almanya, Avusturya-Macaristan
ve Osmanlı İmparatorluğu 1916-17 senesinde el ele Doğu Galiçya'da
Ruslara karşı çarpıştı. Aşağıdaki makale bu olayları anlatır.
İleride İmparatorluk Meclisi üyesi olacak Zdzislaw
Lubomirski' nin eşi, aydın ve "iyi bilgilendirilmiş" bir
kişi olan Prenses Maria Branicka Lubomirska, savaş yıllarında tuttuğu
günlüğüne, yakınlarının yazgısı için endişe duyduğunu gizlemeden,
31 Temmuz 1916 tarihinde şu notu düşüyordu: "Doğu cephesine Avusturyalıların
yardımına giden Türkler, gazetelerin de yazdığı gibi, Krakovi'de mola
verdiler. Yoğun alkış tezahuratı içinde Wawel Sarayı'nı ziyaret ettiler.
Dünyanın sonu geliyor! Herşey tepetaklak oluyor! Sözde, Türkler Wolyn'da
Hristiyanlık ruhunu destekleyeceklermiş. Ya Lawrow'u geri alıpta Maria'cığımı
esir ederlerse? Ey, güzel Tanrım!"
Hayrete düşen tek kişi, Prenses değildi elbet. Osmanlı
askerlerinin Krakovi'de bulunuşları, kent sakinlerinde bayağı canlı
ve aslında olumlu tepkiler doğurmuştu. Almanların ve Avusturyalıların
yeni müttefiki Türkler, Galiçya halkına Macar Honvedleri'ne kıyasla
çok daha egzotik görünmüşlerdi, ama Harvek ve daha başka birçok tarih
yazarının cesaretlerinden övgüyle söz ettikleri bu Macar süvarilerine
göre, Türkler, korkutmaktan daha ziyade ilgi uyandırıyorlardı.
Müttefikler
"Sarayova'daki
bu işte Sırpların parmağı var - diye söze başlamıştı Bay Bretschneider.
- Yanılıyorsunuz - diye yanıt verdi Şveyk. - Bunu Bosna-Hersek yüzünden
Türkler yaptı. (...) Türkler, 1912'de Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan'a
karşı giriştikleri savaşı kaybettiler. Avusturya onlara yardım etsin
istemişlerdi, Avusturya yardım etmeyi istemeyince de, Ferdinand'ı
vurdular". Şveyk'in uluslararası siyasete ilişkin görüşlerini
Amerika'nın İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau da paylaşıyor, 1914
yılında şunları yazıyordu: "Almanlar, şayet Türkiye'yle ittifak
kurmayacak olurlarsa, tüm Avrupa'yı saracak bir harpte zafer için
öyle büyük bir imkanları da kalmaz". Berlin'de ise, büyük savaşın
eşiğinde "Avrupa'nın hasta adamı" olarak kabul edilen Osmanlı
İmparatorluğu'nun stratejik konumu layıkıyla kavranmıştı ve artık
1914 Temmuz'undan itibaren Türklerle, 2 Ağustos'da imzalanan İttifak
Anlaşması'yla sona erecek, gizli görüşmeler sürdürülüyordu. Aslında
Türkler, savaşın başından itibaren İtilaf Devletleri'ni hayrete düşürmek
konusunda, olağanüstü bir başarı gösterdiler. 1915 Ekim'i sonlarında
ve Kasım ayı başlarında İtilaf Devletleri, Çanakkale'de ağır bir darbe
almış ve bozularak Gelibolu yarımadasındaki canlı kalabilen birliklerini
tümüyle geri çekmek zorunda kalmışlardı. Orduların tahliyesi bir sonraki
yılın Ocak ayında bitirildi. Böylece Türk komutası, o güne değin Çanakkale
Boğazı'nı koruyan ordularını başka cephelere aktarma olanağı bulmuş
oldu. Zira, o tarihlerde Osmanlı Ordusu, birkaç cephede birden çarpışıyordu.
İşgale karşı verilen uzun süreli mücadelenin zor şartlarında pişmiş,
hiç tartışmasız çok yüksek savaş kabiliyetine sahip birlikler 1.,
2. ve 5. Orduların kolordularından oluşmaktaydı.
Alman Genel Kurmay Başkanı Gen. von Hinderburg, 4
Haziran 1916'da bir kolordunun Galiçya cephesine sevkedilmesi öneriyordu.
Türk Harbiye Nazırı ise, bunu aynı zamanda bir itibar meselesi gibi
görüp, Galiçya'ya gidecek 19. ve 20. tümenlerden oluşan kolorduyu
hazırladı. Daha önce 5. Ordu'ya dahil olan ve Türk Ordusu'nda görevli
Alman general, Liman von Sanders, komutasındaki 15. Kolordu, Gelibolu
Yarımadası'ndaki siper savaşlarında öyle büyük kayıplar vermişti ki,
bünyesindeki asker mevcudunu tam iki kere, neredeyse sıfırdan başlayarak,
yeniden oluşturmak gerekmişti. 19. Tümen, o dönemde henüz 15. Kolordu'ya
değil, ancak yine 5. Ordu'nun III. Kolordu'suna bağlıydı ve Kurmay
Albay Mustafa Kemal'in göz kamaştırıcı komutasında, cephede kötüye
giden durumu iki kere tersine çevirmiş oluşuyla nam salmıştı.
10 Haziran 1916 itibariyle 15. Kolordu'nun mevcudu,
30 bini askeri buluyordu. Aynı yılın Temmuz ayının ortalarından itibaren
oluşturulan ikmaller çerçevesinde her tümen, 5'er bin asker daha sağlayabilecekti.
Kolorduya bağlı suvari müfrezeler, Ağustos 1916'da 100 ata sahipti.
Her iki tümenin de kuruluş şemaları benzerlik gösteriyordu. Tüm yardımcı
birlikler de dahil olmak üzere üçer piyade alayından (19. Tümen için
57., 72. ve 77. alaylar; 20. Tümen için 61., 62. ve 63. Alaylar),
ikişer ağır makinalı tüfek kıtasından, birer müfreze kıtası, birer
topçu alayı (19. Tümen için 25. Alay, 20. Tümen için 20. Alay), birer
sıhhiye ve istihkam bölüğü ve birer telgraf ekibinden oluşuyorlardı.
Galiçya'ya gönderilen kolordunun komutanı Cevat Çobanlı'ydı; Çanakkale
Savaşı'nda, Türk Harbiye Nazırlığı'ndan aldığı görevle Çanakkale Müstahkem
Mevki'nin müdafasını yöneten ünlü Cevat Paşa... Karargah komutanı
olarak Yarbay Şefik atanırken, 19. Tümen'e Yarbay Sedat, 20. Tümen'e
Yarbay Yasin Hilmi atanmışlardı. Doğu Galiçya cephesine hareket tarihi
olarak 10 Temmuz bildirilmişti. İlk bölükler, büyük pompayla Ocak
1916'da açılan Berlin-Bağdat demiryolundan yararlanarak, hemen aynı
ayın 22'sinde Uzunköprü'den yola çıktılar.
Rus cephesine doğru yol alan Türk tümenlerinin,
Batı Galiçya'ya gelebileceklerinin ilk sinyalini, 27 Temmuz 1916'da
Wolff Ajansı duyurmuştu. Polonya'da ise en başta Krakovi "Czas",
aynı haberi resmi ağızlardan tekrarlarken şunları söylüyordu: "Bu
vaka, Türkiye'nin askeri cesaretinin ve büyük merkezi devletlere ait
muharebe cephesinin tek vücut olduğunun bir delilidir". Bundan
birkaç gün sonra, yine "Czas" Viyana'dan şöyle bir haber
daha geçiyordu: "Zat-ı şahaneleri, Avusturya Prensi ve Macaristan
İmparatorluğu Veliahtı, Süvari Orduları Generali ve Amiral Karl Frans
Jozef, Osmanlı İmparatorluğu Orduları'nın, Zat-ı Şahaneleri'nin komutasındaki
orduların bulunduğu cepheye gelmiş olması vesilesiyle, Sultan'a bir
karşılama telgrafı tevdi etmişlerdir". Batı Galiçya'ya Türk askerlerinin
sevkiyatı bir haftadan daha uzun bir süre sürdü.
Birlikler yeniden toplanır toplanmaz da, hemen cephe
hattına doğru yola çıkıldı. Cephenin bu bölümünde başkomutan, Avusturya-Macaristan
tahtının veliahtı Prens Karl'dı; Türk kuvvetleri ise, Dinyester'in
kuzey kolları olan Zlota Lipa ve Narajowka nehirlerinin ayrıldığı
yer olan Brzezany'dan başlayarak güneybatı yönünde, Almanya'nın Güney
Ordusu bünyesinde çarpışacaklardı. 15. Kolordu bu nehirlerin geçtiği
vadilerde, daha sonra da Gnila Lipa havzasında mevzilenecekti. Bölgeye
daha erken ulaşan 19. Tümen, Mieczyszczowo' daki karargahıyla birlikte,
Potutory-Bozykow hattında, Zlota Lipa Nehri boyunca konuşlandırıldı.
20. Tümen'in payına ikinci bölgede, Bozykow ve Lysa kentleri arasında,
Zlota Lipa Nehri boyunca kazılmış siperlerin biraz daha uzun bir bölümü
düşmüştü. Bu tümenin karargahı, Lipnica Dolna menzilinde kalıyordu,
oradan Szumlan'a taşındı. Tüm kolordu karargahı, bölgeye 20 Ağustos
günü ulaşıp Podwysokie'de konuşlandı. 22 Ağustos günü tam öğlen vakti
resmi olarak teslim aldıkları, Türkler tarafından kuşatılmış bu bölge,
Avusturya-Macaristan'ın, bünyesinde 310. Honvedler Alayı'nı da barındıran,
54. Tümeni tarafından boşaltılmış bir ara bölgede bulunuyordu. Gazeteler,
Türklerin düşmanla ilk sıcak temasını 19 Ağustos günü duyururlarken,
bu çatışma öncesinde Alman ve Avusturya-Macaristan ordularındaki arkadaşları
tarafından çok sıcak şekilde karşılanmış olduklarını da ekliyorlardı.
Türk askerlerinin "boylu poslu ve çok iyi silahlandırılmış
oldukları" yazılıyordu...
Türk tümenleri, Kafkaslar'da ele geçirilen Rus tüfekleriyle
silahlandırılmışlardı. Doğrusu, askerler bu yeni silahlarla eğitim
yapmadan, ama ek bir motivasyonla yola koyulmuşlardı. Zira cephaneyi,
yeri gelip de örneğin aşırı ısınmadan dolayı namluların kalibresi
bozulursa yeni tüfekleri de, düşmanın elinden almayı becermeleri gerektiğinin
bilincindeydiler. Çar'ın deneyimli komutanları, Türklerin üzerine
Tatarları, Çerkesleri, Kalmukları, Kazakları vb. sürerlerken, Türklerin,
Müslümanlar arasındaki dayanışmayı dikkate alıp silah bırakacaklarına,
herhalde, bel bağlamamışlardı. Savaşın birkaç ayından sonra Rusya'da
gelişen olaylar, Avusturya istihbaratının "doğulu insanlara özgü
etkiye açık hayal güçlerine", " roketlerle ve başkaca piroteknik
araçlarıyla" ve de "yıldızlı hilalli yeşil sancaklarla tesir
etmeyi" denediği, Çar'ın zayıf düşmüş ve aç askerlerinin Türklere
teslim olmasına neden olmuştu.
Wolyn siperlerine konuşlandırılan Osmanlı birliklerinin,
karşılığında ağır kayıplar vermiş olmalarına karşın Gelibolu'da büyük
bir başarıyla yerine getirdikleri ödevlerin benzerlerini burada da
gerçekleştirmek zorunda oldukları, kısa zamanda ortaya çıkmıştı. Onları
bekleyen, zorlu bir iklimde sürdürülen ve 1917'nin başından beri de
ek olarak yoğunlaştırılmış topçu faaliyetiyle karakterize olan bir
siper savaşıydı. Neredeyse her zaman sayısal üstünlüğe sahip ve tüm
cephe hattında saldırı yapabilen taraf, Ruslardı. Topçu ateşini, büyük
bir kararlılıkla yürütülen ve Türklerin de aslında geriye savuşturmakta
çok başarılı görüldükleri, süngü saldırıları izliyordu. Her iki taraf
da, siperden sipere fırlatmak suretiyle, sık sık elbombası kullanıyordu.
Cephenin bu bölümünde sürdürülen mücadelenin şiddetini, Rusların zehirli
gaz kullanışı, ayrıca alev silahı da kullanacakları söylentisi, son
olarak da zırhlı araçlarını cepheye sürmeleri kanıtlamaktadır. Çanakkale
Savaş'ında övgüler alan 19. ve 20. tümenler, Galiçya'ya kadrolarının
yarısından fazlasını yenileyerek gelmişlerdi.
1916 Eylülünün başlarında 77. ve 57. alaylar, 2-6
Eylül'de, Narajowka'da, Hoffman'ın Alman kolordusuna birkaç kez yinelenen
Rus saldırısını geri püskürtmeye önemli katkıda bulunarak öne çıkıyorlardı.
6 Eylül'de her iki Türk tümeninin birbirlerinden kopmasına ramak kalmıştı.
Bu iki tümeni, cephenin Saraczunki-Lipnica Dolna bölümünde başdöndürücü
bir hızla geriye çekilen Bavyera 1. Yedek Tümeni'ni zamanında durdurmayı
başaran ordu komutanlığı kurtarmıştı. Ancak, durumun zorunlu kıldığı
manevralar neticesinde 20. Tümen başta 61. Alay'ın 1. Taburu'nun tümü
olmak üzere 600 askerini kaybetmişti. 8 Eylül'ü 9 Eylül'e bağlayan
gece, Ruslar, 26. ve 27. tümenlerden alaylarla, Türk tümenlerine saldırılarını
yinelediler. Bunları izleyen kanlı karşı ataklar sonrasında 15. Kolordu,
düşmanı geri püstkürtmeyi başarmıştı başarmasına ama, Şehit, yaralı
ve kayıplarının sayısı 1500'ü bulmuştu. Daha sonraki büyük muharebeler,
her iki tarafında gruplarını yeniden oluşturmasından sonra, 16 ve
17 Eylül'de Zlota Lipa kıyısında gerçekleşti. İlk gün, merkez orduların
mevzilerine 4 Rus Tümeni'nden (3. Türkistan Tümeni, ayrıca 26., 41.
ve 47. tümenler) 13 alay, üç kez saldırıda bulundu. Türklerin 62.
Alay'ının bulunduğu bölümde, Ruslar zehirli gaz kullanmışlardı. Bütün
15. Kolordu, kendinden sayıca iki kat üstün düşmanın saldırılarına,
tamı tamına 12 saat direndi.
Her iki taraf da ağır kayba uğramıştı; bazı Türk
kıtalarının bütün subayları Şehit düşmüştü. Bir gün sonra ise, bütün
yedek kuvvetlerin savaş alanına sürülmesinin ardından, alay komutanları
bile siperlerde göğüs göğüse çarpışmıştı. Sonuçta, 17 Eylül'e kadar
geçen sürede Türk tarafının toplam kaybı (Şehit, yaralı ve kayıp olmak
üzere) ; 95 subay ve 7 bin askerdi. Genelkurmay için hazırlanan raporda,
ay sonu itibariyle 45 subay ve 5 bin askerin Şehit düşmüş olduğu bildiriliyordu.
Kolorduda silah altına alınmış ucu ucuna 12 bin asker bulunuyor olsa
da, Türkler, Ruslara değil, ama İngilizlere, özellikle de geçen yıl
Gelibolu'da karşı karşıya kaldıkları Avustralyalılara belli bir saygı
beslemeye ve onlardan da büyük bir saygı görmeye devam ediyorlardı.
Eylül'ün son günü, süngü savaşlarının yapıldığı gündü ve 4 Türk alayı
(57., 61., 72. ve 77. alaylar) 3. Kafkas Kolordusu birliklerini yendiler.
Türk komutanlığı, çok fazla sayıda asker kaybına uğradığı göz önüne
alınarak Alman ikmalinden ilk kez o gün yararlanmıştı. Yine aynı gün,
ele geçirilen tepelerden birine, Cevat Paşa onuruna olsa gerek, Cevattepe
adı konulmuştu.
Rüzgar gibi geçti ya da Enver
Paşa Galiçya'da
11
Eylül 1916 tarihli sayısında "Czas", Türk Orduları Başkomutan
Vekili Enver Paşa'nın Batı Galiçya'ya gelişiyle ilgili haberlere yer
vermişti. Krakovili gazeteciler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun
o bilindik, o hat safhada katı sansürüne rağmen, kısa bir süre önce
Rus cephesine konuşlandırılmış Türk tümenlerini teftişe giden, bu
arada merkez devletlerin Berlin ve Viyana'daki başkumandanlarıyla
görüşmeler yapmak niyetinde olan Paşa'nın Krakovi'de geçirdiği zamanı,
en ufak ayrıntılarına varıncaya dek haber yapmayı başarmışlardı. Onların
vasıtasıyla şunları öğrenmek mümkün olmuştu: "Enver Paşa, Türk
Harbiye Nazırı, dün (10 IX) Krakovi'de mola verdi. Şahsına tahsis
edilmiş bir trenle öğleden sonra saat 2.45'de gelmiş ve gelişine müteakip
kısa bir şehir turu yapmıştır. Saat 3.20'de ise seyahatine devam etmek
üzere şehrimizden ayrılmıştır". Enver Paşa, Avusturyalı subaylarla
daha sonra Türk gazetelerinde yayınlanacak fotoğraflar çektirdiği
ve de Avusturya-Macaristan İmparatorluk ordularının "kenti Rusların
elinden şimşek hızıyla nasıl geri aldıklarını" ayrıntılarıyla
öğrendiği Przemysl kentinde, Krakovi'ye nazaran biraz daha uzun bir
süre kalmış olsa gerektir.
Krakovi gazetesi, Enver Paşa'ya dair haberlerini
şöyle sürdürüyordu: "Şehir Komutanı General Riml'in istasyonda
karşıladığı Türk Harbiye Nazırı, gece saat 1'i 30 dakika geçe Lwow'a
ulaşmıştır. Enver Paşa, doğu cephesinde savaşan Türk ordularını ziyaret
amacıyla, gece saat 3'de şehirden ayrılarak yoluna devam etmiştir".
Gideceği yere ulaştıktan sonra neler olduğuysa, şu şekilde anlatılmaktaydı:
"bu vesileyle, bahsi geçen cephenin Başkumandanı, Süvari Orduları
Generali ve Amiral Prens Karl'a da bir ziyarette bulunmuş, Prensin
Paşa'yı kabulü hararetli bir fikir teatisi şeklinde cereyan etmiştir.
Paşa'nın 12 Eylül'de Berlin'deki ana kışlaya ulaştığı
da bildiriliyordu. Bu, kuşkusuz, Paşa'nın "yanına iyi nişancılardan
oluşan bir hassa alayın imparatorluk kabinesi kararıyla katılmasının"
stratejik manasına dair bir haber değildi. Ziyareti tefrikalar halinde
takip eden okuyucular, orada neler konuşulduğunu ancak tahmin etmek
durumundaydılar; okuyucuların olayları biraz daha derinliğine kavrayanları
ise, hem merkezi devletlerin hem de Türkiye'nin içinde bulundukları
durumun bir süredir hiç de parlak olmadığını zaten biliyorlardı.
1916'ın Ekim ayının başlamasıyla birlikte, 19. ve
20. tümenlerin grupları bir kez daha düzenlendi. Aynı ayın 5'inde,
Ruslar, 61. Alay'a büyük kayba uğratıp bir süre savaşın dışında bıraktılar.
Bunu izleyen gün ise 15. Kolordu, bir 3 bin askerini ve 15 subayını
daha kaybetti; 10 bölük komutansız kaldı. 20. Tümen, operasyon kabiliyetini
tümden kaybetmiş, bir kez daha Alman ikmalinden yararlanmak zorunda
kalmıştı; onun yerine 36. Yedek Tümen geçti. Aslına bakılırsa Rusların
kaybı 4-5 misli daha fazlaydı, ancak onların, Türklerin aksine, kadro
sıkıntısından çekinecekleri bir durum yoktu. 15-22 ve 30 Ekim tarihlerinde,
Narajowka kıyısında çetin mücadeleler devam etti. Ayın sonunda Temps'in
muhabiri, Petersburg'dan şu haberi geçiyordu: "Türklerin Galiçya'daki
tümenleri, Avrupa orduları kadar iyi savaşan, seçilmiş ordulardan
oluşmaktadır".
Kasım ayı, savaşın biraz hızını kesmesinden faydalanarak,
çarpışmalarla geçen iki aydan sonra öncelikle yaralarını sarmakla
meşgul olup gerekli grup düzenlemelerini yapan her iki tarafın da
durumlarında pek büyük bir değişiklik yapmamıştı. Osmanlı'nın her
bir piyade taburunda ortalama 600 (Alman taburlarında 900) asker bulunuyordu,
dolayısıyla bölüklerin sayısı aşağıya çekilmişti. Almanlar, Türklere
hediye olarak tabur başına 3'er makinalı tüfek dağıtmışlardı. Ortalıkta,
Rusların büyük ölçekli alev silahı kullanacaklarına dair dedikodular
dolaşıyordu.
Kahin Wernyhora da, o tuhaf kehanetinde şöyle buyurmuştur:
"Türk atını Dinyester'den suladığında, ayağa kalkacaktır Polonya".
Yukarıdaki sözlerin ışığında, Türk tümenlerinin 1916-17 yıllarında
Rus cephesindeki mevcudiyeti, belki de tarafımızdan bağımsızlığın
yeniden kazanılmasına etki eden, belki bu uğurdaki mücadelemize nihai
noktayı koyan bir unsur olmuştur, kim bilir? Müsteşar Montlog bu lafları
ederken, sadece İstanbul'da 120 yıldan daha fazla bir süredir Lehistan'dan
gelecek sefirin nerede kaldığının sorulduğunu acaba biliyor muydu,
ama belki bu da zahiri bir çelişkiydi? İmparatorluk tebaası uyanık
bir Lehli'nin, Krakovi Şarkiyatı Bölümü'nün öncüsü Profesör W. Kowalski'nin,
Krakovi ve Viyana'daki hastanelerde tedavi gören yaralı Osmanlı askerlerinin
bölgedeki mevcudiyetinden, Türk Dili ve edebiyatı üzerine yaptığı
araştırmalar için yararlandığı da, büyük bir olasılıkla Montlong'un
dikkatinden kaçmıştı.
Bu
arada 1916 Kasım'ına ulaşılmıştı. Önce Rus siperlerinden karşı tarafa
barış çağrısı yapan el ilanları atıldı, ardından gözcüler Rus siperlerinin
gerisinden dolaşıp duran zırhlı araçlara dair ihbarlarda bulunmaya
başladılar. 1917'nin Ocak ayında, Çarlık kurmaylarının kullanmayı
gerçekten deneyebilecekleri, çok az sayıda, tankın görülmüş olması,
düşman karargahında yapısal değişimler gerektirmişti. Tümenlerde aceleyle
bomba ve hücum bölükleri oluşturuldu; neferlerin moral durumlarından
büyük endişe duyuluyordu. Ancak, bir mucize gerçekleşti, Ruslar günden
güne savaşma ruhlarını yitirdiler, Şubat Devrimi kapıdaydı. Her iki
taraf da, tamı tamına 3 ay boyunca siperlerden kafalarını dahi dışarıya
çıkarmamışlardı. Nisan'ın ortalarında başkomutanlık, 15. Kolordu'ya,
hazırlanmakta olan taaruz harekatında kolorduyu kullanma planlarını
bildirdi. Bu arada Rus hatlarının ardındaki siyasi değişimler, askerden
beklenmeyecek türden bazı nümayiş hareketleriyle korku vermeye başlamıştı.
14 ve 15 Nisan günleri iki Tatar, Türk siperlerine dostluğa çağrı
yapan mektuplar ulaştırdı. Ruslar ve Almanlar karşılıklı olarak birbirlerine
ziyaretlerde bulunmaya başladılar ki, sonunda bu ziyaretlerin sıklığı
Alman başkomutanlığının bu türlü bir icraatın yapılmamasına dair resmi
bir yasak getirmesine yol açtı. Batı cephesindeki başarısızlık nedeniyle
Almanların Güney Ordusu, cephane kullanımında tutumluluğa gitmesi
yönünde emir almış, diğer taraftan Ruslar cephede pek de istedikleri
gibi olmayan durumu, yeniden kendi lehlerine çevirebilmek için son
bir denemeye girişmişlerdi. Rusların böyle bir çaba içinde oldukları,
topçu atışının takviyesi, cepheye yeni araçların, özellikle de uçakların
getirilmesi ve nihayetinde varlıklarıyla sönmekte olan mücadele ateşini
diriltmeyi deneneyen Kierenski ve Brusilow'un cepheye yaptıkları ziyaretlerden
belli oluyordu.
Aynı ayın sonlarına doğru 15. Kolordu, Galiçya Cephesi'nden
planlı geri çekilişiyle ilgili bir bilgi aldı. Haziran'da 19. Tümen
geri gönderildi. Ancak 20. Tümen'in geri çekilmesinden önce, 29 Haziran'da
son Rus hücumu başladı. Hücumun ilk günü Türk mevzileri yoğun topçu
ateşine maruz kaldı; 24 top ateş ediyordu ve her birine yaklaşık 43
bin gülle düşüyordu. Ruslar, hücuma kalkmadan önce zehirli gaz kullanmışlardı.
Bu bölümde başlayan ve birkaç gün boyunca süren çarpışmaların da,
daha öncekilere benzer bir gelişimi oldu. Sonuçta; Brzezany bölgesinde
Çarlık Ordusu, yaklaşık 13 bin kayıp verdi. Temmuz'un ortalarında
Rus komutanlığı, umumi geri çekilişini başlattı. 15 Temmuz günü 15.
Kolordu karargahı geri çekilmeye başladı. Ağustos'un 16'sında topçu
bölükleri, 22'sinde ise piyade alayları ülkelerine dönmek üzere yola
çıktı. 20. Tümen'in son birlikleri, 26 Eylül'de İstanbul'a ulaşmıştı.
Enver Paşa'dan başka, cepheye gelip Osmanlı askerinin
savaş ruhunu teftiş edenler şunlar olmuştu: Sultanın oğulları Abdürrahim
ve ona eşlik eden Osman Fuat'la (4I) Ömer Faruk (18 IV), İmparator
Karl (3 V Chodorow'u ziyaret etmiştir), Kayser Wilhelm (26 VII). Bu
listede ilk adı geçen, hemen Mayıs ayında geri dönüp 15. Kolordu karargahında
staj görmüşdü.
Bugün Türklerin Galiçya'daki mevcudiyetlerinden kalan
yegane iz, gökkubede yankılanan hoş bir seda; ALLAHU EKBER...