Unutmak Tükenmektir !

 

 

 

28 Temmuz 2003

Allah'a Tevekkül Et !..

ÖYLE DEĞİL !..                                   BÖYLE DUR !..

 
Cihan Yük Kabul Etmiyor                               Bir Garip Yolcu


Cihan veYavrukurt Alper Furkan


Cihan ve Alperen


Osman Batur ve atı


Cihan Binicisinden Razı

 

Atalar Ne Demiş;
USTA BİNİCİ AT SEÇMEZ... AT BİNENİN, KILIÇ KUŞANANIN... AT SAHİBİNE GÖRE KİŞNER...

“ER” AT'I ...      “KUŞ” KANADIYLA ...

Hayvanlar âleminde hızlı, çevik, pek çok yaratık var. Ancak insanlık, uygarlıklar kurarken bunların hiç birinden “at” kadar yararlanmadı. Yeryüzünün global bir köy haline gelme süreci “at” ile başlar. “At” gibi bir yardımcı olmasaydı, uçsuz bucaksız çöllerin geçilmesi, vadilerin, dağların, ırmakların süratle aşılması, mesafelerin kısalması mümkün değildi. Irklar, dinler, diller, uygarlıklar at sayesinde birbirleri ile tanıştı. Bu yüzden at ölçüsünde savaşın, barışın, dostluğun eğlencenin simgesi olmayı hak etmiş bir başka hayvan gösterilemez.

Atın kuş gibi uçucu, balık gibi yüzücü olması; gelecekte, denizlerde, atmosferde ve uzayda kanatlanacak olan insanlığa verilmiş uygarlık işaretleriydi. “At” bir varlık olarak her milletin hayatına karışmıştır. Ancak Türk milleti kadar at ile haşır neşir olmuş milletlerin sayısı azdır. Türklerle ortak bir coğrafyayı paylaşan Çinlilerin 7.yüzyıla tarihlenen bir belgesinde yer alan “Türklerin kaderi koyun ve atlara tâbidir” sözü, bu gerçeği tespit eder. 1246 yılında Papa’nın elçisi olarak Orta Asya’yı gezmiş olan Plano Carpini isimli diplomat “ O kadar atları var ki, dünyanın geri kalan kısmında o sayıda at bulunduğunu sanmıyorum” demiştir.

Tarih öncesi Türklük dönemlerini anlatan destanlar, efsaneler yiğit ve at motifleri ile örülüdür. Yiğidi “at”, “at”ı yiğit ile tasavvur, Türk’ün ananevi düşünce tarzının ayrılmaz bir parçasıdır. Kaşgarlı Mahmut bu milli gerçeğimizi ünlü lügatine “Er atı, kuş kanadı ile” darbı meselini zikrederek kaydedecektir. At ile yiğidi bütünleştiren en çarpıcı motiflerden birini Manas destanında buluruz. Manas’ın annesi, oğlu ile ilerde onun bineceği ünlü Akkula’yı memesinden birlikte emzirmiş, onları süt kardeşi yapmıştır. At’ın medeniyet kurucu vasfı, onun sırtına vurulan eğer ve ağzına verilen gem ile başlar. “At’a eğer gerekir, eğere ise er” diyen Türk darb-ı meseli, atın uygarlıkla, uygarlığın da yiğitlikle mayalandığını çok güzel anlatır. “At’a Senfoni” adlı eserinde Necip Fazıl “At, insan ruhundan yere damlayıp şekillenmiş, sonra insanı sırtına almaya gelmiş bir zafer, fetih, asalet müjdecisidir” der ve ekler: ” Kahramanlık ideali, at üzerindeki insanda ifadesini bulduğu kadar, ne taht, ne kürsü ne de Ehramların tepesi, hiçbir şekil üzerinde heykelleşemez.” Teknolojinin değiştirdiği dünyadan el ayak çeken atı ve binicilerini artık, atlı spor meydanlarında, yahut turistik gösterilerde seyredebiliyoruz.

Osmanlı Devletinin parlak dönemlerinde imparatorluk topraklarında beş milyon at beslenirmiş. Günümüzde bunun onda biri kadar dahi at kalmamış. Durum, Türklüğün ana vatanı Orta Asya’da da farklı değil. Demek ki, beyaz sakallı adamlar, beyaz atlarına binip gideli hayli zaman olmuş. Ama Atla haşır neşir olmuş Türk Yurtlarında her şeye rağmen at ve atlı kültürünün yaşayan izlerini sürebiliyoruz. Atalarımızın at ve atlı çağlarına ait aziz hatıraları köşe bucak yerlerde, kimi sportif kimi turistik karakter kazanmış olarak karşımıza çıkıyor.

Çetin Baydar



Can Verenler...