Erzurum'da Ermeni Mezalimi Hakkında
Kantarcızâde Hacı Mustafa'nın Hatıraları
Yrd. Doç. Dr. Yavuz ASLAN(*)
Bilindiği gibi Ermeniler yüzyıla yakın bir süredir ve günümüze yaklaştıkça
her gün giderek artan bir ölçüde, sözde Ermeni sorununu tek yanlı
olarak dünyaya anlatmışlar, kendi yararları doğrultusunda Amerika
ve Avrupa'da Türkiye aleyhinde kamuoyu oluşturmaya çalışmışlardır.
Ermeniler bu gayretlerinde büyük ölçüde başarılı olmuşlardır. Ermenilerin
bu tarzda propagandaları bilhassa 1915 yılındaki Ermenilerin savaş
bölgeleri dışına çıkarılması olayı üzerinde odaklaşmış ve Ermeni teröristlerin,
sözde Ermeni genosidini bahane ederek, Türk diplomatlarına karşı giriştiği
alçakça saldırılara, arkadan vurmalara şehit edilmelerine duygusuz
birer seyirci gibi kalanlar, bugün de Türk ata toprağı olan Karabağ'da
masum Türk halkının Ermeni canileri tarafından alçakça öldürülmelerine
seyirci kalmışlardır. Hatta sadece seyirci kalmakla yetinmemişler,
sanki Ermenilere bu tarzda davranmaları için davetiye bile çıkarmışlardır.
Elbette bunda Ermenilerin yıllardır Avrupa'da ve Amerika'da yaptıkları
propagandaların etkisi çok büyüktür. Ermeniler sözde Ermeni genosidi
hakkında binlerce yayın yapmışlardır. Özellikle sözde Ermeni genosidini
yaşamış insanların hatıralarını derlemişler, çeşitli yayın organları
ile bunları tüm dünyaya yayarak, dünya kamuoyunu Türkler hakkında
yanlış bilgilerle donatmışlardır.
Bunun için, Türk ilim adamlarının bu yönde etkili
çalışmalar yaparak, Ermenilerin Türkiye ve Türkler aleyhinde yaptığı
bu propagandaları etkisiz hale getirmeleri gerekmektedir.
Çok iyi bildiği gibi Ermenilerin propagandalarının
aksine, asıl mezalime uğrayan masum Türk halkı olmuştur. Ermeniler
bilhassa Anadolu'nun birçok yerinde savunmasız Türk halkına büyük
katliamlar yapmışlardır. Anadolu'nun birçok bölgesinde olduğu gibi
Erzurum'da da Ermenilerin yaptığı katliamlar tüyler ürpertici seviyede
olmuştur.Bu konuda birçok araştırma yapılmış ve Erzurum'un çeşitli
bölgelerinde Ermeni canileri tarafından şehit edilen kardeşlerimizin
toplu mezarları bulunmuştur. Özellikle Prof.Dr.Enver Konukçu'nun bu
konuda yaptığı çalışmalar takdire şayandır . Bununla beraber bugüne
kadar en büyük eksiklik o günleri görmüş, olayları yaşamış insanların
hatıralarına yeterince önem verilmemesi olmuştur. Bugün Ermeni mezalimini
yaşayan insanların birçoğu, bu dünyadan göçerken yaşadıkları ve gördüklerini
de beraberlerinde götürmüşlerdir. Zamanında yeterince araştırma yapılmaması,
bunların toplanarak yayınlanmaması büyük bir talihsizlik olmuştur.
Diğer yönden o devri yaşayan insanların hatıralarını kaleme almaları
veya bunu yapabilecek durumda olmamaları da büyük bir eksiklik ortaya
çıkarmıştır.
Bu yüzden, Ermenilerin yaptığı mezalimleri görmüş,
yaşamış kişilerin kaleme aldıkları hatıralar çok büyük önem taşımaktadır.
Ancak bunların sayısı oldukça sınırlıdır. İşte Erzurum'da yaşanan
bu acı günlerle ilgili hatıralarını, hem de yaşandığı günlerde kağıda
dökenlerin birisi Kantarcızâde Hâcı Mustafa'dır.
Hacı Mustafa Kantarcıoğlu bu hatıralarını 11 Mart
1918 tarihinde tamamlamış, daha sonra baş kısmını değiştirerek, konuşma
haline getirmiş. Cumhuriyetin ilanından sonra Tebriz Kapısı'nda Eski
Polis Karakolu'nun bitişiğindeki Ticaret Odası binasının balkonundan
Kurtuluş Bayramı'nı kutlamak için toplanan Erzurumlulara okumuştur.
Yukarıda belirtildiği gibi Kantarcızâde Hacı Mustafa'nın baş kısmı
hariç, hâtıralarını yaşadığı günde kaleme almış olması hatıralarının
değerini önemli ölçüde artırmaktadır.
Kantarcızâde Hacı Mustafa'nın Türk Ordusu'nun Erzurum'a
girmesinden sonra, Erzurum Polis Müdür Vekilliği'ne getirilmiş olması,
Erzurum ve çevresinde yapılan Ermeni katliamlarını daha iyi araştırıp,
ortaya çıkarılmasına sebep olmuştur. Zaten Kantarcıoğlu, Polis Müdür
Vekili olduktan sonra 185 kişilik fahri gönüllü polis kadrosu kurarak
Ermeni Mezalimi'nin, Erzurum'daki bilançosunu çıkardığı hatıralarında
anlatmaktadır ki bu da hatırata daha büyük bir değer vermektedir.
Bu açıdan hatıratın resmi bir istatistik özelliği taşıdığını dahi
söyleyebiliriz.
Kantarcıoğlu hâtırâtının sonunda, Erzurum'da şehit olan kardeşlerimizin,
Erzurum'da da yapılan Ermeni mezaliminin unutulmamasını beklediklerini,
Erzurum ve Erzurumlu'nun daha doğrusu bütün Türk insanının yaşadığı
bu acılı günlerini, gelecek kuşaklara anlatılması ve öğretilmesini
sağlamak amacıyla, hatıralarını kaleme aldığını belirtmektedir ki;
bizim de asıl gayemiz budur.
Son derece sade bir dil ve Arap harfleri ile el yazması
olarak kaleme alınan hatıralarını günümüz harflerine çevirerek, hiç
değiştirmeden aynen yayınlıyoruz.
Erzurum'da Ermeni vahşetini anlatan oldukça değerli
bu hatıraların yayınlanması için izin veren, hatta babası hakkında
bize bilgiler sunan merhum Kantarcızâde Hacı Mustafa'nın oğlu Selçuk
Kantarcıoğlu'na şükranlarımı bildirmeyi bir borç bilirim.
KANTARCIZÂDE HACI MUSTAFA KİMDİR?
Kantarcızâde Hacı Mustafa (Hacı Mustafa Kantarcıoğlu) 1305 (1889)
yılında Erzurum"da doğmuştur. Babası Mehmet Efendi ve amcası
Mutan Ağa, 93 Muhabereleri'nde (1877-1878) Gazi Ahmet Muhtar Paşa"ya
yardım eden heyetin üyeleridir. Ağabeyisi Miralay Ali Paşa'dır.
30 Nisan 1325 (1909) tarihinde Hadd (sınır) Pasaport Memuru unvanıyla
devlet hizmetine başlamış, aralıksız hizmet görmüş, Cumhuriyet döneminde
Vilayet Maiyyet Memuru (Makam Polisi) olmuş, aynı görevde iken 2388
nolu kanuna göre elli yaşını tamamladığı için 30 yıl 3 ay 4 gün devlet
hizmeti yaptıktan sonra 1 Ağustos 1939 tarihinde 31 lira 68 kuruşla
emekli olmuştur.
Rus ve Ermeni işgalinde Müslüman mahallelerinden
Yeğenağa, Gülahmet, Kemhan ile Dervişağa Camileri'nde İmamlık yapmıştır.
12 Mart 1918"de Erzurum'un Ermeni canilerinden temizlenmesinden
sonra Fırka Kumandanlığı'nca Vali olarak tayin edilen Yüzbaşı Recep
(Recep Peker) tarafından şehrin Emniyet Müdür Vekilliği"ne getirilmiş
olan Kantarcızâde Hacı Mustafa 18 Nisan 1969 tarihinde vefat etmiştir
.
KANTARCIZÂDE HACI MUSTAFA'NIN HATIRATI
Üzerinde yaşadığımız, bol ve temiz havasını teneffüs ettiğimiz, kahraman
Erzurum beldesinin başından, kuruldu kurulalı sayısız facialar geçti.
Türk'ün kalbi olan Erzurum'un başından geçen son acıklı faciayı da
aciz ve kırık kalemimden dinleyiniz.
Bu da son gördüğüm Ermeni mezalimidir. 14 Mayıs 1335 Erzurum Kemhan
Mahallesinde Kantarcızâde Mehmed Oğlu Hacı Mustafa 11(12) Mart Erzurum'un
Kurtuluş Bayramı'nın Yıldönümü Aziz Vatandaşlar, Hemşehriler, Kahraman
Türk Ordusu. Bilir misiniz bugün hangi gündür?
Bugün bizi esaretten hürriyete, ölümden hayata kavuşturan
bir gündür. Bugünün büyüklüğünü, ehemmiyetini iyice bilelim. Hele
sizler, dünkü kara günün, büyük şehitlerin yavruları olan siz gençler,
kurtuluş gününü hiç unutmamalısınız. Bugün bizim en büyük bayramımızdır.
Bugün Türk Hükümeti'nin Şarktaki güzel toprakları,
yüksek dağları mert kanıyla sulayarak düşmana göğüs geren fedakar
Erzurum'u karanlık bir günden kurtardığının yıl dönümüdür.
Bugün kandan, ateşten, işkenceden, zulümden, süngüden,
kurşun ve baltadan, hançerden, kurtulduğumuzun yıl dönümüdür.
1332 senesi Harb-i Umumî'de Erzurum'un Ruslar tarafından
işgalinden bir müddet sonra o vakit Rusya'da çıkan büyük bir ihtilal
üzerine Erzurum'dan Ruslar çekilmiş ve Erzurum, vahşi Ermeni çetelerinin
elinde kalmıştı. Bu vaziyetten istifade eden bu canavarlar umumi halkı
imhaya karar vermişlerdir. Ve imha siyasetine büsbütün başlamışlardı.
Gün geçtikçe zulüm ve dehşetlerini artırıyorlardı. Bu günün arifelerinde
kahraman Türk Ordusu'nun Erzurum'u istirdat edeceğini anlamış olacaklar
ki bu imha siyasetini son haddine çıkarmağa karar vermişlerdi. Gece
gündüz bütün şehir halkı kanlı sahneler içinde yuvarlanıp gidiyordu.
Ateşler büklüm büklüm biçare halkı cayır cayır yakıyordu. İşkenceler,
zulümler yapılıyor, kapıları çalıp erkekleri dışarı çıkarıyorlar,
ameleye ihtiyacımız var, parasıyla geliniz, çalışınız masum vatandaşlar
aldatılıyorlardı.Bu canavarlar erkeğimiz yok diye efkar eden kadınları
saçlarından tutup şehrin İstasyon Köprüsü'ne götürüyorlardı. Masum
halkı, gerek erkek ve gerek kadınları ,kafalarından baltalar ile yaralıyor,
eziyor, öldürüyorlardı. Bu ölüme, bu figana, bu acıklı feryada gökte
melekler bile sızlanıyorlardı. Hatta gökte ucan kuşlar bile bu mezalimi
gördükçe sağa sola uçuşarak kaçıyorlardı. Çünkü süngüler bağırsakları
deliyordu. Kurşun ciğerlerden geçiyordu. Baltalar kafaları parçalıyordu,
hançerler bağırsakları döküyordu.
Kadınlar kocalarını, evlatlarını kaybetmiş, anneler
kardaşlarını görmüş, hemşireler matemlere bürünmüş, gözyaşları döküyorlardı.
Babalarını istasyondan çalışmaktan geleceklerini bekleyen çocuklar
ne olduğunu anlamayarak şehrin her tarafında atılan silah seslerinden
feryat içinde titreşiyorlardı. Şehitlerimiz yığın yığın can veriyorlardı.
Her şey mahvolmuş, şehrin en mühim hanelerine, mağazalarına ve bütün
resmi dairelerine ateşler verilmiş, büsbütün ümitler azalmış mesalih-i
kahriye? Düşmanlar silahsız biçare halkı büsbütün imha etmeğe çalışıyorlardı.
Facia her tarafta devam ediyordu.
Bu hallere tahammül gayr-i kabil bir hal-i vaziyet
almıştı. Nihayet onbir kişiden ibaret bir hey'et teşkil ettik. Erzurum'da
esir kalan Hınıs Kazası köylerinden, çalışkan, koçak bir suretle canını
feda etmeyi vaat eden Bekir oğlu Abdullah'ı ilerü çıkarıp, şehre gelmekte
olan şanlı Türk Ordusu'na bu hallerimizin onda birisini yazarak, Ermenilerin
de şehirde ne miktar kuvvetleri olduğunu ve halka ne gibi işkenceler
yaptığını, ufak bir arızamıza yazarak anlattık. Yukarıda ismini zikrettiğim
Abdullah, Haydarî ve Tepeköyü tarafından gelen Türk aslanlarına vaziyeti
etrafıyla bildirdi.
Fırka Kumandanlığı'ndan alınan cevabî haberini okuyorum;
"Erzurum'da esir kalmış, isimlerini tanıdığım, acıklı mektubunuzu
aldık. Kolordu Kumandanı Vehip Paşa'ya bu acıklı feryadınızı bildirdik.
Fırka arkadaşlarımla büyük heyecan içindeyiz. Bu gece ordunun cebri
yürüyüşle ale-s-sabah sizlere ulaşmağa ve yaralarınıza çaresaz olmak
üzere var kuvvetimizle ve süratle harekete geçeceğimizi bildiririz.
Fırka Kumandanı Halit Rüştü ve birçok zabıtın imzaları"
11 Mart gecesi Ilıca'da Haydarî ve Yağmurcuk Köylerinde
cebr-i taarruz yürüyüşüne emir verilen parlak süngülü Türk Ordusu,
11 Mart Çarşamba günü şehre girmişti. Şarktan şehre güneş doğar, Garptan
ikinci bir güneş daha Erzurum'un üzerine doğmuş, şehrin muhtelif kapılarından
Türk'ün ve Türk aslanlarının çelik süngüleri görünmüştü. Ermeniler
kaçıyor, Türk askerlerinin silah sesleri halkı sevindiriyordu.
Asker Erzurum'a girerken gözleriyle gördükleri mezalimi,
ancak yüzde onunu yazabilmek üzere okuyorum. Aziz yurdumuzun sınırları
üzerinde yatan Erzurum'un yılmaz koçaklarının başına geçen zalimler,
Dervişağa Mahallesi'nde, karşı karşıya olan Mürsel Paşa'nın ve Ezirmik'li
Osman Ağa'nın evlerine yüzlerce insan doldurarak, evlere ateş verilmiş,
içinde mazlum insanlar cayır cayır yanıyordu. Bir taraftan küme küme
insanları Kavak Kapısı denilen yani Ardahan Kapısı'nda istasyon Köprüsü'ne
ve Kazan Deresi'ne ve Mahallebaşı'nda Sabunhane'ye ve Kavak Mahallesi'nde
muhtelif evlere götürüp masum halkı boğazlıyorlar ve şişliyorlar ve
baltalıyorlardı.
Diğer taraftan bazı hamile kadınların karınlarını
yararak çocukları çıkarılmış, süngülerin başlarına takılarak sokaklarda
işkenceler tertip edilmişti. Diğer taraftan Gürcükapısı'nda camii
duvarında 12 yaşında bir kız çocuğu kulaklarından duvara çiviyle çakılmış
idi. Taşmağazalarda bir erkek, bir kadın ve üç çocuğuyla kol kola
takılarak bir mağazanın penceresinden boğazlarından asılmıştı.
Vahşi düşman bir taraftan Mahallebaşı'nda kapalı
bir dükkanın hepenkleri üzerine üç erkek ve dört kadın ve bir oğlan
çocuğu ellerinin ortasından kalın çiviyle dükkana çakılarak, karınlarını
hançerle yarmışlardı.
Tüyler ürpertici facialar numuneleri; Gölbaşında
Sögütlü Çarşı'da çeşmenin karşısındaki dükkanda öldürülen iki kişiyi,
canavar Ermeniler, parça parça ederek bir kazan içerisinde kavurma
yaparak tenekelere doldurmuş, Yeğenağa Mahallesi'nde mütekait Ferid
Bey'in hanesine götürerek, güzel satlık kavurma var, satacağız, alınız
biz sonra gelir parasını alırız, diyerek haneden içeriye tenekeleri
atarak gitmişlerdi.
Yeğenağa Mahallesi'nde Şeyh Ahmet Efendi'nin hanesinde
450 kişilik masum halka ateş verilmiş ve kapı pencerelerine mermiler
ve bombalar atarak haneyi ber hava ettikten sonra masumlar kamilen
yangınlar ve topraklar altında kalmışlardı. Bir taraftan Hacı Ahmet
Hanı ortasında büyük direkten beş yaşında bir oğlan çocuğunu kollarından
asmışlar, çocuk bağıra bağıra ölmüştü.
Hacı Ahmet Hanı'nda 1373 cenaze şehitleri, kafalarından
balta ile vurulmuş yüzlerinden tanınmayan ve kanlar içerisinde yatan
şehitler arasında 94 kadın ve çocuk da var idi.
İstasyon mevkiinde, tahta barakaların ve yıkılmış
topların arasında vurulanların adedi yüzlere baliğ oluyordu. İstasyon
Köprüsü'nden Soğuk Çermik Köyü'ne giden yol üzerindeki Rus Ordusu
tarafından, vaktiyle istasyon malzemesi ve erzak konulmak üzere yapılan
bin küsür tahta barakalar, hanelerinden cebren çıkarılan masum halk,
mezkur barakalarda mitralyozla bağıra bağıra öldürülmüşlerdi. Türlü
türlü işkencelerden maada, halktan cebren alınan paranın, kıymetli
eşyanın haddi hesabı yoktu. Bunlar kimsenin gözünde değildi. Herkes
varını veriyordu. Canını, namusunu kurtarmak istiyordu. Ona da muvaffak
olamıyordu. Bütün varını vereni de tekrar süngüler ile zalim çeteler
vurmaya götürüyorlardı.
Bütün memleket ölümle pençeleşiyordu. Şehrin her
mahalle ve sokak yollarında ve çarşılarda binlerce Ermeni Çete noktaları
kurulmuştu. Her çetenin yanında kilitli cephane sandıkları yığılmıştı.
Cephane sandıklarındaki fişenkleri boş yere havaya atıyorlardı. Halkı
hanelerinden çıkarmamak, kuvve-i maneviyelerini kırmak için havaya
atılan mermiler saatte yüz binleri buluyordu.
Hayatta kalanlar, neticenin nereye varacağı bir
türlü kestiremiyorlardı. Ancak, korkak, kahpe düşman ise Türk askerlerinin
şehre yaklaştığını keşif kolları vasıtasıyla öğrenmiş ve bunu biliyordu
ki kahraman Türk Ordusu'nun karşısında bir dakika olsun mukavemet
imkanını bulamayacaktı. Ve neticede böyle olmuştu. Bu fecaat şehirde
böyle devam ederken, köylerde ve kazalarda ve yol üzeri fırsat bulabildikleri
yerlerde aynı vahşeti icra ediyorlardı.
Hatta Ilıca Nahiyesi'nin Alaca Dumlu Nahiyesi'nin
Stavuk, Dinarkom ve Müdirge ve Arzuti Köyleri'nde hiçbir erkek kalmayarak,
bu köylüleri ahırlara ve su kuyularına sokarak, ot yakarak bütün halkı
hem ateşle ve hem mermiyle öldürmüşlerdi. Bu köylerde bir sene kadar
yalnız kadınlar, imam ve muhtar vazifesiyle hükümete gelip işlerini
görmüşlerdi. Çünkü bir tek erkek olsun kalmamıştı. Bu da yetmiyormuş
gibi son kaçacakları saatte İstanbul Kapısı'nın sağ tarafına bir erkek,
sol tarafına bir kadın kapının taş gövdelerine büyük çivi ile boğazlarından
çakılmış, karınları yarılmış idi.
Erzurum'a hücum eden Türk aslan askerleri kapıdan
şehre girerken, bu fecayı görmeleriyle ağlaya ağlaya, koşarak kaçmakta
olan Ermenilerin arkalarından koştukları tarif edilmez bir gün, bir
saat idi.
Ordumuzun şehre yaklaştığından kimsenin malumatı
yok idi. Halkın ümitleri daha ziyade azalmıştı. Türk Ordusu'nun imdada
yetişeceğini halk heyecanla bekliyordu. Ey kahraman ordu, hey Allah'ım
bizi kurtar, bizi kurtar sadaları her tarafta yükseliyor, duyuluyordu.
Çok geçmeden silah sesleri çoğalmaya başladı. Ordumuzun
çelik süngüleri şehrin muhtelif semtlerinden görünmeğe başladı. Bu
vaziyet karşısında korkak, kahpe düşman her şeyi yerli yerinde bırakarak,
en ufak mukavemet eseri şöyle dursun, canını kurtarmak için şaşkınlık
dolayısıyla bazıları, firar istikametini bile düşünmeyerek ordumuzun
geldiği tarafa koşarak, Türk askerlerinin eline şuursuz bir halde
ellerini öperek teslim diye esir düşmüşlerdi. İşte bu saatte askerin
şehre girdiğini haber alan halk sokaklara koşarak, o büyük kurtarıcıları
karşılamış, ellerini öpmüş, boyunlarına sarılmış, layık oldukları
her nevi muhabbet ve hürmeti ifa etmişlerdi.
Hatta halk kadın, erkek ve çocuklar askerlerin atlarının
ayağı altındaki kar ve çamurlara ve çarıklarının ve çoraplarının altlarını
bir şükran vecibesi olmak üzere yüzlerine sürüyorlardı. Bir saat sonra
şehir baştan başa işgal edilmiş, korkak düşmandan eser kalmamıştı.
Halkın sevincine payan yok idi. Fakat kederleri ortadan kalkmış değildi.
Ana evladını, bacı kardaşını, çocuk babasını, baba oğlunu arıyordu.
Düşman mezaliminden, şehrin haricinde ve dahilinde büyük şehitlerimiz
al kanlar içinde yatıyordu. Vadesi yetmeyenlerde can veriyorlardı.
(Ah of, vay diye bağırıyorlardı.) İşte oğlum vay, işte kardaşım of,
işte babam diyip feryad-ı figanla cenazelerin üzerlerine atılanların
adetleri binlerden fazla idi.
Şehri işgal ve istirdat eden fırka kumandanları
tarafından, şehrin Polis Müdür Vekilliği'ni idare etmem emir buyruldu.
Bu emir ve vazifeyi deruhte ederek, 185 fahri gönüllü polis kadrosu
yaparak şehrin vezaif-i emniyetini temin eylemiş ve şehitlerimizin
cenazelerini muhtelif sokaklardan toplattırdığım mevcudu tespit ederek,
bir taraftan Maksut Efendi Mezarlığı'nın şimalinde büyük kabristanlar
kazdırarak o biçare şehitlerimizi defin ettirdim, diğer taraftan şehrin
temizlik asayişini temin ettirdim.
Erzurum dahilinde yaptığım, bu fecayinin kurbanı
ilanların miktarı 9562 nüfustan ibaretti. Kaza ve köylerinde tahminen
bunun iki katı tahakkuk etmiştir. Müteaddit balta ve süngü ve kurşun
yarası alıp ta, şehitlerin aralarından toplattırdığım ve hastahaneye
sevk ettirdiğim 212 nüfustu. 44 nüfus; kadın ve bir kadının şehit
olmasıyla bacakları arasında 2 yaşında oğlan çocuğu yalnız kolundan
vurulmuş, şehit olan anasının bacakları arasında sağ olarak çıkarılmış,
hastahaneye sevk edilmiş, beş ay sonra iyi olmuş, bugün hayatta ve
Kağızman'da askerdir.
Şehitlerimizi günlerce her taraftan toplattırılarak,
bunların hemen hemen onda birisinin kefini bile olmamıştı. Kanlı elbiseleri
ile defin edilmişlerdi.
Bu meyanda tanınmayan bir hale gelenlerin miktarı
da az değildi. Bazıları parça parça elbiselerinden, ayaklarındaki
kendi kadınları tarafından dokunan ayaklarındaki çorap ve çamaşırdan
vesairesinden tanınabiliyordu. Çünkü kafalarından balta ile vurulmuş,
yüzlerinden tanınmıyorlardı.
O gün burayı geri alan kahraman Türk Ordusu'nun
bir tabur kumandanı bu fecayii görmekle, halka hitaben sözlerini şu
suretle bitirmişti.
"Erzurumlular, kardaşlar, hemşehriler, gördüğüm
bu fecaat manzarasının bir eşinin, bütün dünyanın en eski devirlerinde
bile tarihlerinin sahifelerinde mevcut olmadığına şühpe etmeyiniz"
diyerek şehit başında ve şehitlerin kanlı yüzlerine sahipleri tarafından
sarılıp öpüşenleri görmesiyle saatlerce hüngür hüngür ağlayan tabur
kumandanı, merakından 20 gün hastalanmıştı.
Ey Erzurumlular! Bugünkü vak'ayı unutmayınız. Evladınıza
çok canlı olarak anlatınız. Geçmişte bir faide yoktur. Gelecekte bütün
gayret alınız. Bu arz ettiğim Erzurum tarihinde ciltler dolusu birkaç
cilt olarak yazılabilecek vak'aların bir tek yaprağıdır.
Ey vatanın gelecekte bir çok ümit verici, bilici
yurtlarında okuyan genç yavrular!
Ey Erzurumlular! Bu büyük günde size hitap ediyorum.
Bütün Türk tarihindeki şehit babalarımızın, şehit kardaşlarımızın,
şehit annelerimizin, şehit bacılarımızın, şehit küçük yavrularımızın
o mübarek ruhları, bizim şimdi üzerimizde uçuşup diyorlar ki, kurbanı
olduğumuz Erzurum'un Kurtuluş Günü hayatta kalan ecdadımıza, hemşehrilerimize
aydın olsun. Bugünü unutmasınlar. Tarih gibi okusunlar.
1333 Kanun-i Evveli'nde Rusların Erzurum'dan çekilmeleri
üzerine Tiflis'te bulunan Ermeni Daşnaksutyun (Taşnaksütyun) kumandanlarından
Antranik namında bir şahıs kendisine baş kumandan süsü vererek Erzurum'a
gelmiş idi.
Beraberinde 600 küsür kadar asker getirmişti. Erzurum'da
şurada burada, yani Rus Ordusu'ndan kendilerine Erzurum'un verilmesini
istiyor. Tiflis'teki Antranik, Paşa'nın telgrafından haberdar olan
Ermenileri de kendisine ram eden bu sergerde, güya bir ordu teşkil
ettiği gururuyla Erzurum Mevki-i Müstahkem Kumandanı süsüyle çalışıyordu.
Bütün çarşı ve pazar ve mahalle duvarlarına beyanname kağıtları astırarak,
mezkur beyannamelerde şöyle yazdırmıştı:
"Buradan Rus ordusu bir aya kadar bütün çekilecektir.
Hükümet-i Osmaniye burasını ta Kızılırmak'a kadar, sulhtan Ermeni
Hükümeti'ne resmen vermiştir. Buralar Ermenistan'dır. Bütün esir kalan
ahali dükkanlarını açıp, hükümete riayet ve itaat etsünler" diye
yazılmıştı. Evvelce Rus Ordusu'nun muvafakatıyla teşkil ettiğimiz
Belediye Hey'etini de komite dairesine çağırarak böyle beyannamelerde
ilan ettirdiği gibi şifahen de söylemişti.
Belediye Hey'eti, bu meseleye kanaat etmeyip, Antranik'in
fikrinin bozuk olduğunu birçok mahalle heyet-i ihtiyariyesine mahremce
bu meselenin yalan olduğunu ve dükkanların açılmasına razı olmadıklarını
halka söylemişti.
Hatta 7 Kanun-i Sani 1333 Pazar günü, saat beşte
Antranik bir emir vermiş, dükkanların bazılarının yağma edilerek kırılmasını
ve dükkan sahipleri gelir tesahup ederlerse hemen vurulmasını ilan
etmiştir.
Belediyeden halka tenbihat yapılmak üzere dört kişi
çıkarıp, mahalle mahalle, kapı kapı gezerek gizlice halkın dükkanlarının
açılmasını ve dışarılarda gezilmemesini şiddetle tenbih edilmişti.
Çünkü Antranik'in fikri, halkı hanelerinden çıkarmak, dükkanlarında
pusuya düşürmek idi. Halk artık ne dükkan açmak ve ne de dışarıda
gezdiler. Bu hal tam 47 gün sürdü.
Belediye'nin tenbihat-ı nasihatlerinden anlamayan
bazı çarşılarda tek tek dükkanlarını açıp çalışıyorlardı. Fakat dükkanda
bir iki saat kadar alış veriş beklemekte olan dükkan sahibini dükkandan
kaldırarak dükkanını talan eden Ermeni askerleri dükkan sahibini de
Hacı Ahmet Hanı'nda balta ile öldürüyorlardı.
Rus Ordusu'nun Erzurum'a girdikten üç ay sonra Şark-ı
Türkistan ve Kafkas Türkleri tarafından teşkil olunan büyük bir cemiyet
tarafından toplanan, Erzurum ve kazalarında esir kalan Türklere hem
iaşe yardımı olmak ve hem de İslam Milletine tez sahiplik etmek üzere
Milletvekili (Seyidof) namında bir şahıs marifetiyle Erzurum'a göndermiştiler
.
Seyidof, Erzurum ahalisine dağıtılmak üzere getirmiş olduğu iaşe miktarı
(62000) telis un, arpa, buğday, mısır, mercimek vesaire ile (13252)
telis ve sandık içerisinde kadını erkek ve çocuk elbise ve kundura
da yanında getirmiş.
Erzurum Belediyesi'ne hitaben şöyle bir kağıt yazmıştılar:
"Asırlardan beri sizlerden ayrı düştüğümüzden,
bugüne kadar da babalarımızdan, annelerimizden, duygulu sözlerle,
tarihlerimizin yazılışından, eski haritaların çizgisinden anlıyoruz
ki bu bizler sizin haritanızdan çıkarılmış bugün Rus elinde yaşamaktayız.
Zaman gelir ki bu harita yine birleşerek sizinle birlikte bir harita
olarak görüneceğiz. Elli yüz sene evvel bizlerin başına geçen felaket
bugün de sizin başınızdadır. Bu acılı feryatları duydukça iki kol
açarak birisi: Türkistan, Kafkasya, Azerbaycan Cemiyetleri siz kardaşlarımıza
yardım için büyük cemiyetimizden siz İslam kardaşlarımıza iane olarak
gönderilen bu hediyeleri alınız, halkın ihtiyacı olanlarına tevzi
ediniz.
İkinci kolumuz, düşmanlarınız sizlere bir dakika
olsun değil böyle bir yan bakarlarsa, oraya gönderilen bu vekilimiz
Seyidof'a hemen malumat veriniz. Vekilimiz derhal bizleri haberdar
eder. Bu iki kol kapanmaz. Sizin gibi Türk kardaşlarımızın istirahatını
bekler bir cemiyettir.
Bütün özlemlerimiz halkla birlikte selamlar.
İmza
Kafkas İslamlar Cemiyeti Reisi"
Bu Milletvekili Seyidof ,genç, çalışkan, cesur bir Türk evladı idi.
Rusların Erzurum'da bulunduğu bir sırada Rus ve Ermeni askerleri olsun
ufak bir müdahale edenleri hemen en büyük kumandanlarına gider söyler,
müdahale edenleri mesul ederlerdi.
Bir Türk'ün burnunun kanamamasına çalışırdı. Hatta
çarşılarda gezerken bir Ermeni bir Türk'e ufak bir harekette bulunduğu
vakit bu Ermeni'ye karşı koyar, bağırır ve söylerdi ki "Şarktaki
büyük Türkistan, Kafkasya, Azerbaycan buradaki Türk kardaşlarına sahiptirler.
Bunlar mevkien Çar Rus hükümetine esirdirler.Ey adbal mel'un Ermeniler,
bunlar size esir değildirler. Ve size hiçbir vakit Türk esir olamaz"
diye çarşılarda gezerken, bu gibi münazaa yerlerinde Ermenilerin yüzlerine
karşı bağırırdı.
Seyidof, bir kır ata binerdi, üzerinde fişenklik
ve belinde gümüş kama ve büyük bir tabancası var idi.
Bir günde çarşı mahallatı yüz defa gezer, halkın
istirahatını temin için çalışırdı. Seyidof'un bu hareketinden böyle
halka iane getirip dağıtılmasından, İslam milletinin birbirlerine
yardım etmesinden, çarşı ve mahallatı gezip ufak ufak teftişinden
Ermeniler hoşnut değildiler. Yavaş yavaş kuşkulanmağa başladılar.
Ellerinden gelse biran evvel bu adamı parça parça edeceklerdi. Lakin
korkuları da yok değildi. Ermenilerin bazıları Seyidof'a Taşmağazalar
Çarşısı'nda gözümün önünde hücum etmek silaha davranmak istedilerse
de Seyidof göğsünü açarak kabara kabara Ermenilere söyledi ki "Ben
bir tek adam, bana karşı gelmek hatta Erzurum'da Türk kardaşlarıma
ve bana ufak bir hareketiniz, sonra sizin başınıza gelecek felaket
olur, güneşin doğduğu tarafa bakın oradan (100) milyon İslâm tarafından
sadaya karşı perişan olursunuz" der, bağırırdı.
29 Kanun-i sani 1333 Cuma günü bütün Rus Ordusu
çekilmiş, yalnız ağır topçusu kalmıştı.
Erzurum'un her tarafını Ruslardan, Ermeni Komiteleri
teslim almış bulunuyorlardı. Mahallat ve çarşılarda noktalar tutulmuş,
her noktanın mevkiine yüzer sandık cephane bırakılmış, bu cephaneyi
saat ve dakika boş geçmeyerek her tarafta silahlar atılıyor, halkın
kuvve-i maneviyesi kırılıyordu. Bu hal geceli gündüzlü devam ediyor
korkusundan bir kimse hanesinden dışarı çıkmıyordu. Hatta çıkanlar
hemen vuruluyordu. Halkın bazıları damların bacasına çıkmak ve penceresinden
bakmak isteyenleri hemen atıp vuruyorlardı.
Gerek bu hal üzere ölenler ve gerek hanesinde hasta
olup eceliyle ölenlerin sahipleri, cenazelerini kabristana götürmek
üzere dışarı çıkmağa katiyen hiçbir kimsenin cesareti yoktu.
Böyle cenazesi olanlar hanesinde bahçesi var ise
bahçesine, yok ise havlusuna muvakkaten yer kazıp koyuyordular. Bu
defin edilen cenazeler ta yirmi yedi gün sonra Erzurum istirdadına
kadar bu cenazeler hanelerinde gömülü kalmıştırlar.
Bu hal üzere cenazeler de, bir çok yerlerinde olduğu
gibi tespit ettiğim mahallat Ehmal, Taşmescit, Kadana, Kemhan, Yeğenağa,
Mumcu Ulya (Yukarı Mumcu), Narmanlı mahallelerinde idiler.
Ermeni Komite Kumandanı Antranik, Türk Ordusu'nun
Erzurum'a behemehal gelmesini ve yaklaştığını anlamasıyla Rus Topçu
Kumandanı'yla görüşerek bir müzakere yaptığını ve tam bir gün devam
eden bu müzakerede bu işin ne şekil alacağını hiçbir kimsenin aklı
idrak edemiyordu.
8 Mart 33 sabahı Rus Ağır Topçu Kumandanı Belediye
Hey'etini çağırarak şu beyanatta bulundu:
"Ben gideceğim, Erzurum'u terk ediyorum. Askerimi
alarak şu iki günün bir bir gecesinde hareketim katidir. Sizlere bir
iyilik edeceğim. Bütün halk silah kullansın kullanmasın nüfus itibariyle
hiçbir kimse hanelerinde kalmayarak toplu olarak size göstereceğim
mevkie gelirsiniz, orada bütün halka silah veririm, bu Ermenilere
karşı kendinizi müdafaa edersiniz."
Silahın nerede verileceği mevkii izah ederek söyledi;
"İstanbul Kapısı'nın Numune Hastahanesi yanındaki askeri talimgâhının
düzünde toplanırsınız. Orada sizin mevcudunuzu anlayalım, silah verelim"
demişti. Fakat öyle düz ortasında ve hiçbir silah, cephane olmayan
mevkide ve silah olmadığını kati anlayan Belediye Hey'eti bir tereddüt
halinde kalmış, Rus Kumandanı'nın yanından ayrılırken Daire-i Belediyeye
gelerek pek derin düşünceli bir iki saat müzakereden sonra Rus Kumandanı'nın
silah vereceği mevkiin fena bir mevki olduğu ve mevkide silah cephane
olmadığını tekrar Rus Kumandanı'na Hey'et ikinci bir defa olarak bu
silah verilmesinin şeklinin başka şekilde verilmesini ricada bulunmuşlardı.
İkinci müracaatta Belediye Hey'etine şöyle söylemiştiler. Ermenilere
müdafaa etmek üzere ahaliye silah vermek teşebbüsünüze teşekkürler
olunur. Fakat fikirleriniz çok yanlıştır. Bu dakikada şehrin her tarafında
mahallat ve çarşılarında ve her köşe başlarında, nokta mevkilerinde
halk hanelerinden dışarı çıkmadan, su getirmeğe çıkan bir adamı hemen
vurmak, öldürmek. Bu dakikada şehrin her tarafında yüz binlerce kurşunlar
atılmakta ve gözüyle gördüğü ve kulağıyla işittiği halde bu adam biliyor
ki Rus topçu askeri ve kumandanı Erzurum'daki mevcut Ermenilere silah
atılmak yasaklığını bile Ermeni Komitesine sözü geçmiyordu. Eğer sözü
geçmiş olsa belki Rus topçu askeri, silahlarını alır, Ermenilere silahın
atılmasını men ederdi. Çünkü her tarafta silahlar atılıyor, daha evlerinden
çıkmadan ölüme mahkum olan halk her sokak başında insafsızcasına,
canavarcasına insanlar öldürülüyor, boğazlanıyorlardı. Bunları gören
halk nasıl olur da (mesela) Kars Kapısı, Hasan Basri ve şehrin birçok
ırak mahallesinde hanesinden çıkar çıkmaz ölüme mahkumiyetini gözüyle
gördüğü halde ta İstanbul Kapısı'nın Numune Hastahanesi boş bir düz
ortasında silah verilmek bahanesiyle Antranik Paşa'nın kurduğu tuzağa
gidip düşmek üzere. Hey'et-i Belediye, Rus Kumandanı'na anlatarak
başka bir şekilde, yani Belediye Hey'etinin fikri, bir kere Rus Kumandanı
Ermenilerin her tarafta nokta nokta tertibatını alır. Rus Ordusu'nun
Erzurum'daki bıraktığı silah cephane Çifteminareler, Cami-i kebir,
Kale içi ve bir takım mühim dairelerde bulunmasına karşı zaten nüfus-u
umumi elde mevcut bu malum olan yerlerden silah cephane verilmek üzere
her mahalleden birer muhtar gelir, arabasıyla götürür, mahallesindeki
nüfusa teslim eder.
Yapılacak bu iyilik böyle olur. Bu da olmaz ise Türk
tuzağa düşmez. Türk ölürse mertlik ile ölür. İster isek bu gece halk
her taraftan depo yerlerine hücum etsin, depoların kapılarını kırarak
halk ellerine silah alsın. Fakat Rus askerlerinin ve sizin muavenetinizi
böyle rica ederiz.
Bu suallere, bu ricaya Rus Topçu Kumandanı razı
olmamıştı. Çünkü 24 saate kadar bu Rus Kumandanı Erzurum'dan ayrılacağını
söylemişti.
Erzurum'dan ayrılırken Antranik Paşa'nın yanına
giderek evvelce her ikisinin kararlaştırdıkları şeklin etraflıca Antranik'e
anlatmış halk tuzağa düşmeyeceklerini ve gösterdiğim hastahanenin
yanındaki talimgâha gelmeyeceklerini buranın bir tuzak mevki olduğunu
Hey'et-i Belediye'ye teklif ettiğim şekli kabul etmediler. Yalnız
hücum meselesine dikkat ettirmezden başka başka şekilde silah almalarına
ricada bulundularsa da ben muvafakat göstermedim. Neticesinde bunlara
gece yarısında hücumundan kork diye Antranik'e söylemiş ve Erzurum'dan
ayrılmadan belediyeye de haber göndermiş, ben karışmam işte gidiyorum
demişti.
Artık mesele anlaşıldı ki Antranik, Rus Kumandanı'na
ricada bulunmuş, silah vermek bahanesiyle halkı (tuzağa) düşürmek
ve öyle hariç bir mevkide planlar yapılmış, askeri hastahanenin yüksek
bahçe duvarlarının arkasında elli kadar mitralyoz ve makinalı tüfek
ve müsellah dört yüzden fazla Ermeni askeri bu yüksek hastahane bahçesi
siperinde pusuda beklemekte, eğer halk silah almak üzere aynı mevkie
gitmiş olsaydı Antranik kurduğu bu planla tam intikam almış olacaktı.
Halbuki bilemiyordu ki Türk Milletinin ve gerek
seferi ve gerek esaret zamanlarında bile başlarında bulunan akılsız,
fikirsiz adam yok değildi. Antranik'in bu Türk Milleti'nden intikam
alması için Rus Kumandanı Çiçeri'de aldanmış bulunuyordu. Fakat bu
da dost değil, Türk'ün düşmanıydı. İş sonunda anlaşıldı. Bu Rus Kumandanı
7 Mart 333 Pazar gecesi Erzurum'dan Rusya'ya hareket ederken Antranik
ile görüşmüş, halkın silah alıp almayacakları meselesini Antranik'e
anlatmıştı.
Halkın, yani Belediye Hey'etinin Rus Kumandanı'na
söyledikleri cevap şu idi. Bu cevabı Antranik'e tamamen anlatmış idi
ki, Belediye Hey'eti halkın tarafından söyledikleri sözler Erzurum'un
her mahallesinde camilerde ve civar büyük hanelerde ve Çifteminareler
ve Cami-i Kebir, Lala Paşa vesair bir çok depolarda tüfek ve cephane
vardı. Gecenin yarısında hanelerinden hücum ederek bu mevkilerdeki
silah ve cephaneleri almak istediğinden, Rus Topçu Kumandanı da mevcut
askerleriyle hiç olmaz ise iyilik yapmak istiyor ise halk böyle eline
silah alır, yoksa Türk tuzağa düşmez; şehrin haricine keyfi ölüme
gitmez. Türk ölürse mertlik ölür diye Hey'et-i Belediye bu sözlerin
nihayetinde Rus Kumandanı'nın yanından ayrılırken kumandan demişti
ki, ben artık karışmam. Hanelerinde bir ay kadar mahkum gibi dışarı
yüzü görmeyen biçare halk bu işlerden bu düşmanların her ikisinin
kurdukları tuzaklardan ne bilsinler, masum halk ne görsün.
Rus Kumandanı'nın Erzurum'dan ayrılmasından bir
saat sonra Antranik bir emir vermiş, 8 Mart 333 gecesinden itibaren
sokaklarda kapılara kurşunlar, biçarelere mitralyözler atılmağa başladı.
Aynı gece halk cephanelere hücum vaziyetinde bu yapacağı tertibatı
unuttu. Kuvve-i maneviyeleri gayboldu. Masum halk, hanelerinin karanlık
yerlerinde çukurlar eşip kuyulara saklanmağa başladılar.
Artık mesele anlaşılmıştı ki, Rus Çiçeri'nin maksadı
Antranik'in hatırası için silah vermek bahanesiyle halkı hanelerinden
çıkarıp pusuya düşürmek ve imha etmek imiş. Son günden iki gün evvel
öğle vakti Belediye Dairesi'nin etrafını canavarcasına elli kadar
Ermeni çeteleri sararak, göğüslerinde bombalar müsellah oldukları
halde hemen Belediye Hey'eti'ni kaldırıp Gürcükapısı'nda çamurlu sokakta
bir haneye götürmüşlerdi.
Bir taraftan sokaklarda kapıları cebren kırıp, masum
halkı yakalayıp istasyon köprüsüne öldürmeğe götürülmesini Antranik'ten
emir almışlardı.
Belediye Hey'eti meydanında biçare Milletvekili
Seyidof'da var idi. Aynı gece bu hanede Hey'et-i Belediyeden on dokuz
ve Seyidof birlikte (20) kişi kafalarından balta ile öldürülmüşlerdi.
Ordunun Erzurum'u istirdat ettiğinden iki gün sonra her tarafta şehit
olan cenazeleri kaldırdığım günü aynı hanenin kapısında şöyle bir
kağıt asılı gördüm. Antranik mel'ununun imzasıyla idi:
"Ey Belediye Hey'eti siz eğer muvafakat etmiş
olsa idiniz, İstanbul Kapısında talimgâh mevkiine eğer halk gelmiş
olsa idi, Türkün Erzurum'da bir tek halkı kalmayacak ve alacağımız
intikamımız Ermeni tarihinde yazılacaktı. Sebep siz oldunuz. Şimdi
siz de buruda yatınız. Ben yarın yine sizden intikam almağa Hasankale'ye
gidiyorum." Diye yazılmıştı.
İşte Erzurum'un kurtuluş gününün ve Ermenilerin
zalimkar günlerinin ve güya Ruslar silah veriyorlarmış ahali almamışlardı.
Acaba ne için veriyorlarmış ve şekil ne suretle imiş, bu meseleyi
ötede beride yalan yanlış bilmeyenler meseleyi tashih etsinler. Hiçbir
düşman nasıl olur elindeki silahı karşısındaki düşmanına vere, hiç
akıl idrak eder mi?
Bu mesele hakkındaki izahat esaslı hareketleri gözümle gördüm, işittim,
işin içinde olduğumdan bilerek tahrir ettim.
Bu günün, bu acıklı günün, bu feryatların ve bugüne
kadar unutulmayan günlerin ve bu yaraların tedavisini ikmal edemez
doktorlar. Erzurum'un baş tarafında bekleyen Erzurumlulara unutulmaz
bir hatıra ve bilmeyenlere de okuyup biraz merakla düşünmelerini bildirmek
üzere kısaca birkaç satırla acılı günlerimize ortak olmalarını bildiririm.
Bugün bu dakikada, bugünün karanlık gecelerinde
Erzurum için şehit olan kardaşlarımız bugünün unutulmamasını bekliyor.
Var olsun Türk Milleti, yaşasın Atatürk, yaşasın
Ordu, yaşasın intikamını çelik gibi çemberleten, memleketi düşmandan
müdafaa eden, şehit veren, koçak Erzurumlular var olsun.
Dipnotlar:
• Atatürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü
Müdürlüğü
• Prof.Dr.Enver Konukçu, Doğu Anadolu'da 1918'de
Ermeniler tarafından soykırıma tabi tutulmuş Türklere ait toplu mezarlar
üzerinde çalışarak, Subatan, Alaca, Yeşilyayla, Iğdır Oba Köyü ve
Van Zeve Köyü'nde yapılan katliamların maddi kalıntılarını ortaya
çıkardı. Şu anda Erzurum Tımar Köyü üzerinde çalışmalarına devam etmektedir.
• Bu bilgiler Hacı Mustafa Kantarcıoğlu'nun oğlu
Selçuk Kantarcıoğlu'ndan alınmıştır. Selçuk Kantarcıoğlu yazmış olduğu
mektupta bu bilgileri sicil kaydından çıkardığını belirtmektedir.
• Halit Paşa, 1883 İstanbul doğumlu olup, 1902 yılında
Harp Okulu'nu teğmen rütbesiyle bitirdi. 1914-1915'de Kafkasya Mürettep
Teşkilât-ı Mahsusa Alayı 2. Artvin Tabur Komutanı, daha sonra aynı
alayın komutanı oldu. 1915'de binbaşılığa yükselerek Çoruh Müfrezesi'ne
komutan atandı. 1917-1919'da Batı Dersim Mıntıka Komutanı, Erzurum
harekâtında Sağ Cenah Müfreze Komutanı, 3.Kafkas Tümen Komutanı oldu.
Daha sonra albaylığa terfi ederek 1921'de Tümen Komutanı yetkisiyle
Kocaeli Grup Komutanı oldu. 1923-1924'de TBMM'nde Kars Milletvekili
olarak görev aldı. Bu görevi sırasında 14 Şubat 1925'de Mecliste vurularak
öldürüldü.
• Rüştü Paşa, 1872 yılında Erzurum'da doğdu. 1893
yılında Mühendishane-i Berri Hümayun'u üsteğmen olarak bitirdi. 1914-1916'da
9.Kolordu Topçu Komutanı daha sonra 9. Kafkas Tümen Komutanı oldu.
1919-1921'de 3.Kafkas Tümen Komutanlığı ile Trabzon Vali Vekilliği
yaptı. 1921-1922'de 9. Kafkas Tümen Komutanı sonra da Başkomutanlığı
Mahkemesi üyesi oldu. Doğu Cephesi'ndeki 9.Kolordu Komutan Vekilliği'ne
atandı ve 1923'de Erzurum Milletvekili seçildi. 1926 yılında İzmir
Suikastı ile ilgili görülerek idam edildi.
• Burada adı geçen Seyidof, Bakû'da, 1905 yılında
kurulan ve Birinci Dünya Savaşında Doğu Anadolu'nun Rus işgaline uğraması
üzerine, bu bölgelerde yardım faaliyetleri yürüten Bakû Müslüman Cemiyet-i
Hayriyesi'nin Erzurum bölgesine gönderdiği temsilcisi Seyidof olmalıdır.
1917 yılında bu cemiyet tarafından yayınlanan "Kardaş Kömeği"
dergisinde Seyidof'un adı geçmektedir. (Kardaş Kömeği, Bakû, 1917,
s.49.)