ERMENİ İSYANLARINDA MİSYONER OKULLARININ
ROLÜ

Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren farklı din
ve milliyete mensup toplumlara karşı göstermiş olduğu toleransı 600
yıl boyunca devam ettirmiştir. Bu politika sonucu, Balkanlar'dan Ortadoğu'ya
kadar uzanan geniş sahada farklı toplumlar birarada ve barış içinde
yaşamışlardır. Batılı devletlerin Osmanlı idaresi altındaki topluluklara
yönelik sömürge politikaları sonucu ortaya çıkan dinî, etnik, siyasî
ve ekonomik meseleler bu barış dönemine son vermiştir. Önce batılı
ve daha sonra da A.B.D’nin, Osmanlı idaresindeki Ermenilere yönelik
misyonerlik faaliyetleri, bu toplumu yüzyıllardan beri birlikte yaşadığı
Müslüman - Türk toplumuna karşı isyana yöneltmiştir.
Tarih öncesi ve tarihî devirlerde hemen her devrin
kendine has siyasî ekonomik ve idarî bazı özellikleri vardır. Osmanlı
Devleti, orta ve yeni çağlar boyunca geçerli olan sistemlerin dışında
kalmak şöyle dursun, bahsi geçen çağlarda diğer birçok devlete model
olmuştur. Yakınçağların en bariz özelliği ise, sömürgecilik zihniyetinin
devlet politikasına dönüşmüş olmasıdır. Yakınçağlarda bu politikayı
uygulayamayan veya uygulamayan siyasî teşekküller tarihî fonksiyonlarını
tamamlamak zorunda kalmışlardır.Batılı devletler ve ABD bu özelliklerinden
dolayı yakınçağa damgalarını vurmuşlardır. Sömürgecilik zihniyeti,
Osmanlı Devletinin uygulamakta olduğu sistem ile taban tabana zıt
idi. Bu yüzden, Osmanlı Devleti önce duraklama ve sonra da dağılma
dönemine girecektir. Yakınçağlar boyunca batılı devletlerin Osmanlı'ya
yönelik politikalarının temelini sömürgecilik anlayışı oluşturmaktadır.
Emperyalist zihniyet hedefine ulaşmak için Osmanlı toprakları üzerinde
yaşamakta olan toplumların dinî ve millî duygularını istismar etmiştir.
Bu uygulama önceleri gayri müslimlere yönelik iken, daha sonra müslüman
toplumlarda nasibini almıştır. Nitekim XIX. yüzyıldan itibaren batı
dünyasının sömürgeci emelleri uğruna Balkanlar'dan Ortadoğu'ya uzanan
geniş sahada bir türlü huzur ve içbarış sağlanamamış, siyasî istikrarsızlığı
yönüyle bugün de dünyamızın en problemli yörelerinden birisi durumundadır.
Bahsi geçen devletlerin, Osmanlı'ya yönelik sömürü
politikalarının son halkasını oluşturan Ermeniler, Selçuklular'dan
beri Anadolu'da yaşayan, hatta bazı seyyahların kayıtlarına göre "Hıristiyan
Türkler”(1) olarak tanınmışlardır. Batılıların amacı, Ermenileri yüzlerce
yıl birlikte yaşadığı Türklere karşı kullanarak, Anadolu'da çağın
gereği nüfuz bölgeleri kurmaktı. Uygulanmış olan bu politikada okullaşma
büyük önem taşımaktadır. Batılıların Osmanlı tebaası olan toplumlara
uygulamış olduğu politikanın kısa zamanda başarılı olmasında, Osmanlı
Devleti'nin kapütülasyon adı altında vermiş olduğu ticarî imtiyazların
rolü büyük olmuştur. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin daha sonraki dönemlerde
yapmış olduğu ıslahât ve bilhassa Tanzimât Fermanı onları bu emellerine
biraz daha yaklaştırmıştır. Tanzimat'ı takiben, 1876 ve 1908 meşrutiyet
hareketleri ile 1878 Berlin Andlaşması batılıların Osmanlı'ya müdahalesini
daha da kolaylaştırmıştır. Bu cümleden olmak üzere, Fatih Sultan Mehmed
Han'ın Ermenilere 1461 yılında tanımış olduğu haklar 400 yıl sonra
yani 1863'de "Nizamnâme-i Millet-i Ermeniyân" adıyla Ermenileri
devlete karşı isyana hazırlamak ve dış müdahaleleri kolaylaştırmak
maksadıyla hazırlanmıştı.
XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra görülen Ermeni
isyanları ilk bakışta Türk - Ermeni ilişkilerinin sonucu gibi görünürse
de dönemin kaynakları incelendiği zaman durumun tamamen farklı olduğu
anlaşılmaktadır. Zira bu isyanlar, batılıların "şark meselesi"
olarak haçlı seferleriyle başlatmış oldukları mücadelenin bir halkasından
ibaretti. Günümüzde de dünyanın değişik bölgelerinde aynı oyun sahnelenmektedir.
Bu mücadelede sadece oyuncular ve oyun biçimleri değişmek- tedir.
Bu meselenin doğuşu, gelişmesi ve ortaya atılan çözüm yolları tamamen
sun'î olup, Türk ve Ermeni toplumlarına ızdırap ve sıkıntıdan başka
birşey getirmemiştir.(2) Ermeni isyanlarının ortaya çıkışında, gelişmesinde
etkili olan birçok sebep vardır. Bunlar arasında;
1.Batılı devletler ve Rusya'nın siyasî emelleri,
2.Ermeni kilisesi ve bilhassa din adamlarının görevleri
ile bağdaşmayan faaliyetleri,
3.Osmanlı devletinden ayrılmak isteyen diğer hıristiyan
unsurların Ermenilere örnek olması,
4.Fransız ihtilâlinin tesirleri,
5.Osmanlı devlet idaresinde görülen zaaflar, 6.Misyoner
teşkilâtlarının faaliyetleri zikredilebilir.
Yukarıda sıralanan sebepler sonucu ortaya çıkarılan
Ermeni isyanları, XIX. yüzyılın sonlarına doğru gittikçe yoğunlaşmış
ve sadece 1889 - 1896 yılları arasında 38 olay cerayan etmiştir. İsyanların,
gerek fikrî ve gerekse fiilî olarak ortaya çıkmasında etkili olan
sebeplerden biri ve belki de en önemlisi olan "misyoner olayını"
ilkokuldan yüksekokula uzanan çizgide ele aldık ve tamamını "misyoner
okulları" olarak tanımladık. Belirli amaçlar doğrultusunda eğitim
verilen ve bu doğrultuda şartlandırılan insanların yardımıyta Anadolu'da
kurulması hayal edilen Ermeni devleti, batılıların Anadolu üzerindeki
sömürü emelleri için kullanılacaktı. Bu okullarda eğitilen isyancıların
hamileri olan batılı devletler (İngiltere, Amerika, Rusya ve Fransa)
Anadolu'da açmış oldukları konsolosluklar aracılığıyla faaliyetlerini
sürdürmüşlerdir.
Bu yüzden çıkartılan Ermeni isyanları, batılıların
Osmanlı Devleti'ne çok yönlü müdahalesi için bahane teşkil etmiştir.
Öyle ki, sömürgeci devletlerin açmış olduğu bu misyoner okulları,
Ermeni isyanlarının teorisinin hazırlanması, eylemcilerin yetiştirilmesi
ve korunması görevini üstlenmiştir. Böylece misyoner okulları, Ermenileri
tebaası olduğu ve yüzyıllardan beri birlikte yaşadığı Osmanlı devletine
karşı yabancılaştırırken onları batılı ve bilhassa A.B.D.'ye yakınlaştırmıştır.
Misyoner okulları, bir yandan Ermenileri yeni bir geleceğe doğru yönlendirirken,
diğer yandan da çağın geçerli sömürü aracı olan manda rejimlerinin
Anadolu'da kurulmasına zemin hazırlamıştır.
Hıristiyan dünyasının orta ve yeniçağlar boyunca,
Türk - İslâm dünyasına yönelik olarak düzenlemiş olduğu haçlı seferlerinin
yakınçağlardaki tezahürü "misyoner okulları" olmuştur. Avrupa'da
gelişen coğraiı keşifler ve sanayi alanındaki gelişmelere paralel
otarak, hıristiyanlık da yeni ve eski dünyada yeni yeni taraftarlar
kazanmıştı. Bu maksatla hıristiyan dinini vaaz etmek ve ayinleri idare
etme yetkisiyle donatılmış olan bu din adamlarına misyoner (missionary)
bu uygulamaya da misyonerlik denilmiştir. Ticarî, siyasî ve dinî maksatlarla
başka yerlere özel görevliler gönderilmesine de "misyon"
denilmiştir (3). XIX. ve XX. Yüzyıllar misyonerliğin altın çağı olmuştur.
Zira Amerika kıtası bu misyonerlik faaliyetleri sonucu hıristiyanlığa
kazandırılmıştır. Günümüzde de devam eden bu faaliyetler sonucu Afrika
kıtası siyasî, dinî ve ticarî emeller uğruna suni pbrçalara bölünmüştür.
Çünkü Afrika'da kurulması istenilen sistemin özünde birlik değil,
parçalanmışlık vardır. İşte bu zihniyet, dün de Anadolu'da aynı oyunu
sergilemiştir. Günümüzde de Anadolu'da bu oyunun yeni senaryoları
hazırlanmaktadır.
Tarih boyunca misyonerlik faaliyetleri dinî görünüşlerine
rağmen dünyevi amaçlara alet edilmiştir.
Osmanlı Devleti, misyonerlik faaliyetlerinin yoğunluk
kazanması üzerine, misyoner kuruluşlarını ve bilhassa yabancı okulları
yakın takibe almıştır. Bu dönemde misyoner okulları aslî görevlerini
unutup, Ermeni çetelerinin yuvası hâline gelmişti. Bu örüşümüzü 1
Aralık 1831 tarihli bir misyoner talimatnâmesi doğrulamaktadır. Bu
talimatnâmede misyonerlere hitaben "bir fetih savaşına girmiş
askerler olduğunuzu unutmayın, mücadele manevî alanda kafanın kafayla,
kalbin kalble mücedelesi ise de Napolyon'un askerî faaliyetleri kadar
düşünmeyi ve araştırmayı gerektirir. Bu mukaddes ve vaadedilmiş topraklar,
silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır"(4) demektedir.
Bu talimatnâme, misyonerlerin hedeflerinin dinî olmaktan çok dünyevî
olduğunu, zaman ve zemine göre değişik metodların uygulandığını, hedefe
ulaşmak için okullaşmanın mutlak olduğunu ortaya koymaktadır.
Batılı devletler, misyonerlik faaliyetlerini sürdürmek
için Ermenileri farklı mezheplere ayırmışlar ve her biri bir mezhebin
koruyucusu olarak ortaya çıkmıştır. Öteden beri Rusya, Osmanlı idaresi
altındaki Ortadoks hıristiyanları, Fransa Katolikleri, İngiltere ve
daha sonra sahneye çıkacak olan A.B.D.'de Protestan mezhebinin haklarını
savunmuşlar ve onlar adına dini ve siyasi icraâtda bulunmuşlardır.
Bu mezheblerin gelişme ve halk nazarında söz sahibi olması da koruyucuları
olan devletlerin siyasî ve ekonomik güçleri ile yakından ilgilidir.
Nitekim en son kurulan ve ilk zamanlarda taraftarı çok az olan Protestanlar,
Amerika'nın devreye girmesinden sonra en güçlü misyon teşkilatına
sahip olacaklardır. Misyonerler en büyük desteği konsoloslar ve elçilerden
alıyorlardı. Önceleri ticari maksatlarla ve bilhassa liman şehirlerinde
açılan konsolosluklar, misyoner faaliyetlerinin yoğunluk kazanmasından
sonra, Sivas, Harput, Erzurum gibi şehirlerde de açılmıştır. Konsoloslarla
misyonerler arasındai işbirliğini farkeden Osmanlı Devleti, konsolosların
faaliyet alanlarına ve konsolosluk açma isteklerine bazı sınırlandırmalar
getirmiş ise de, A.B.D. ile imzalamış olduğu 1830 tarihli ticaret
anlaşması buna engel olmuştur.
Osmanlı Devleti konsolosların Osmanlı tebaasına mensup
olmaması şartına getirmiş, Amerikalılar da bu engeli aşmak için misyonerlik
faaliyetlerinin yoğun olduğu merkezlerde "acenta" adı altında
birimler açarak, buralarda gayri müslim Osmanlı vatandaşlarını görevlendirme
yoluna gitmiştir(5). Öyle ki A.B.D.'nin konsolosluk açma isteğinde
bulunduğu bazı yerleşim merkezlerinde hemen hiç vatandaşı yoktu. Amerikalılar,
bu isteklerine gerekçe olarak da konsolosluk açmak istedikleri yerlerde
Rusya ve İngiltere'nin de konsolosluklarının bulunduğunu, ayrıca kendilerinin
Osmanlı Devleti nazarında "en ziyade müsaadeye mazhar devlet"
olmalarını ileri sürmüşlerdir. Osmanlı Devleti ise, Amerikan konsoloslarının
misyoner okulları aracılığıyla isyanlara destek olduklarından dolayı,
bu konsolosların faaliyetlerini yakından takibetme, çeşitli baheneler
ileri sürerek, atamalarını geciktirme yoluna gitmiştir. Osmanlı Devleti,
Harput konsolosu olarak atanmış olan William D. Hunter'i, İngiliz
konsolosu olarak görev yaptığı sırada Harput'daki bazı olaylara karışmış
olmasından dolayı kabul etmemiş, Amerika'nın ısrarı karşısında 1900
yılında Herbert Norton'u konsolos olarak tanımak mecburiyetinde kalmıştır.
Bu tarihlerde Harput şehrinde 16 Amerikan vatandaşı, 260 tane de Amerikan
vatandaşlığına geçmiş olan Ermeni asıllı vatandaşı vardı.
Bahsi geçen dönemlerde Harput başta olmak üzere Anadolu
şehirlerinden Amerika'ya yoğun bir göç olayı vardı. Bu göçlerin büyük
bir bölümü siyasî maksatlarla yapılmaktaydı. Zira nedenlerin büyük
bir bölümü Amerikan tâbiyetine geçtikten sonra tekrar eski yerlerine
dönüyorlardı. Bu yolla, Osmanlı Devleti'nin Amerika ile imzalamış
olduğu 1830 tarihli ticaret anlaşmasının 4. maddesinde yer alan "Amerikan
vatandaşlarının Osmanlı makamlarınca mahkeme edilemeyişi hükmünden
istifade ediyorlardı. Osmanlı Devleti de bu meseleye tabiyet değiştirenleri
yeniden tebaalığa kabul etmemek" suretiyle çözüm bulmuştur. Ancak
Amerika'ya gidenler ister dönsün isterse dönmesin müfrit bir Osmanlı
düşmanı oluyorlardı. Amerika'da kalanlar Türk (Osmanlı) düşmanlığını
kendilerine sermaye yaparak, topladıkları paraları Anadolu'daki isyancı
çetelere gönderiyorlardı. Bu ve benzeri uygulamalar hakkrnda Hâriciye
Nâzırı Sait Paşa'nın Sadrazam Cevat Paşa'ya yazmış olduğu 19 Mart
1883 tarihli arzda "Harput'tan kaçarak Amerika ya giden ve orada
Protestan papazlığı yapan Şişan'ın faaliyetlerine"(7) yer verilmiş
ve göç olayının önlerimesi için çareler aranmıştır.
Protestan misyonerler bir yandan Anerika'nın desteği
diğer yandan da 1856 yılında ilân edilen Islahât Fermanı'ndan istifade
ederek çalışmalarına hız vermişlerdir. Bu çalışmalarının yoğunluk
merkezi okullar olmuştur. Zira açılan misyoner okullarında Ermenice
eğitim yapılıyor, Ermeni tarihi ve kültürü ders olarak veriliyordu.
Okullardan üstün başarıyla mezun olanlar ile varlıklı Ermeni âilelerinin
çocukları Avrupa ve Amerika'ya gönderiliyordu. Eğitimlerini bu merkezlerde
tamamlayanlar, dönüşlerinde genellikle misyoner okullarında öğretmenlik
yapıyorlardı. Bu yolla bir yandan misyoner okulları batının kültürel
yayılmacılığına alet oluyorlar, diğer yandan da geleceğin isyancılarını
yetiştiriyorlardı.
Osmanlı Devleti cereyan eden bu olaylar karşısında
seyirci kalmamış, fakat almış olduğu her tedbirin karşısında ya Amerika'yı
veya bir batılı devleti bulmuştur. Bu yüzden olmalı ki, büyük devletlerle
bozuşmamak için bazı genel kararlar almış ve bunları azamî ölçüde
uygulamıştır. Bu tedbirler arasında misyoner okullarını ilgilendireni
"mahalli okullarda yabancı uyruklu kimselerin öğretmenlik yapmalarının
yasaklanması" (8) idi. Ayrıca konsolosluk açma isteklerini de
askıya alıyordu. Amerika ve batılı devletlerin konsolosluk açtıkları
yerlerde bir müddet sonra isyanlar çıkmış, konsoloslar veya yanlarındaki
görevliler, bu isyancıların bazen destekçisi bazen de şefaatçısı olarak
rol almışlardır. Nitekim bir emrivâki sonucu açılan Harput konsolosluğunun
açılmasından hemen sonra Eğin - Malatya ve Harput'da olayların çıkması
bir tesadüf değildi. Harput'daki olayda Bacıyan Kirkor adlı bir Ermeni
evinden ateş ederek, Hoca Mustafa, Vatafilli Ali ve Bekir adlı üç
Müslümanın yaralanmasına sebep olmuştur(9).
Amerika'nın Harput şehrinde konsolosluk açmak için
Osmanlı Devleti'ne çeşitli yollarla baskı yapmadan önce bu şehrin
bir misyonerlik merkezi olarak taşıdığı önemi bildiği muhakkaktır.
Zira bu konuda hazırlanmış olan bir raporda "bildiğime göre böylesine
şahane imtiyazlı imkânları olan bir bölgede Birleşik Devletlerin gelecekfeki
ticarî üstünlüğünü muhafaza için Amerikalı öğretmenlerin, eğitim araçlarının
ne kitaplarının, Amerikan metod ve fikirlerinin adapte edilmesi"
ni(10) tavsiye etmektedir.
Bu ve benzeri raporlar incelendiği zaman, misyoner
okullarının açılış maksatları ve Ermeni toplumunu isyana hazırlamak
için takip etmiş oldukları metodlar gün ışığına çıkmaktadır. Osmanlı
Devleti misyonerlerin faaliyet alanlarını sınırlamak için birçok tedbirler
almış ise de, bunları o günkü şartlar altında uygulamaya koymak oldukça
güç olmuştur. Alınan bu tedbirlere örnek olmak üzere, 5 Ocak 1896
tarihli bir padişah buyruğunda Berlin ve Kıbrıs Andlaşmaları'ndan
sonra, Anadolu'da ıslahât bahanesiyle yapılan faaliyetler üzerinde
durulmaktadır. Kasaca özetlemek gerekirse, bu padişah buyruğunda devletin
şerefi, askerin namusu korunarak, Türk - İslâm halkının Ermeni çetelerine
karşı korunması için gerekli olan tedbirlerin alınmasına Ermenileri
koruma ve kahraman göstermek isteyen bir devletin alınan yasal tedbirlere
engel olduğu, yine aynı devletin, hapishanelerde bulunan asi Ermenileri
kurtarma amacına yönelik olarak "gezici mahkeme" gibi akılalmaz
bir teklifde bulunduğunu, böyle bir mahkemenin alacağı kararların
şimdiden belli olduğunu, bu yüzden tekliflerinin kabul edilmediği
belirtilmektedir. İsyancı Ermeni çeteleri yakalanıp cezaevine konduğu
zaman bahsi geçen devletin konsolos veya elçileri araya girerek eşkiyanın
serbest bırakılması için değişik yollar deniyorlardı. Padişah buyruğunda,
bu ve benzeri uygulamalara son verilmesi gerektiği üzerinde ısrarla
durulmaktadır.
Ayrıca daha önce yine Cevat ve Kamil Paşalar zamanında,
bir kimsenin uyruk değiştirdikten sonra Osmanlı ülkesine geri dönüp,
medeni haklardan faydalanmasına müsaade edildiği, artık bu tür uygulamaların
kaldırıldığı, gezici mahkemeler yerine de 'Adliye Müfettişlikleri
"nin kurulmasının daha isabetli olacağı görüşüne yer verilmiştir
(11). Gönderilen bu Padişah buyruğuna rağmen, başta kapütülasyonlar
ve daha sonra yabancı devletlers tanınmış olan çık yönlü imtiyazlar
yüzünden Osmanlı devlet adamları Ermeni çetelerine karşı gerekli tedbirleri
alamamış ve uygulayamamışlardır.
Osmanlı toprakları üzerinde faaliyet gösteren misyoner
kuruluşları farklı mezhepleri desteklemeleri ve sömürgeci devletlerin
uzun vadeli sömürü politikatarı doğrultusunda yönlendirildikleri için
aralarında bir türlü anlaşma sağlanamamış ise de, Osmanlı düşmanlığı
onları birleştiren ortak nokta olmuştur. Zira misyoner talimatnâmelerinde,
mukaddes ve vaadedilmiş topraklar olarak gösterilen Anadolu topraklarının
silahsız haçlı seferleriyle yani misyonerlerin gayretleriyle tekrar
hıristiyanlara açılacağı ve bunun onlar için mukaddes bir görev olduğu
zikredilmektedir(12). Anadolu'da faaliyet gösteren Ermeni mezheblerinin
etrafında oluşan misyoner okulları yanında, hayır cemiyetleri, kiliseler,
hastahaneler de aynı görevi üstlenmişlerdi. Anadolu'nun en ücra köşelerine
kadar uzanan bu kuruluşların esas faaliyet alanları Ermenilerin yaşadıkları
yöreler olmuştur.
Amerikalı misyonerlerin diğerlerinden farklı yönü,
eğitim faaliyetine öncelik vermiş olmalarıdır. Zira bu misyonerlerin
Ermenilere "Osmanlı içinde belirli bir yer edinmek için mutlaka
ve mutlaka eğitim alanında diğer toplumları geride bırakmaları"
gerektiği konusunda telkinlerde bulunuyorlardı (13). Bu düşüncenin
Ermeniler arasında yayılmasından sonra, misyonerler Ermeniler için
çok yönlü eğiticiler olarak görülmüşlerdir. Çünkü Amerikalılar Protestan
mezhebini destekledikleri halde, Amerikan konsolosları ve misyonerleri,
suçlu - suçsuz, mezhebi ne olursa olsun Ermeniler Amerikan misyoner
okullarına öğrencilerini gönderiyorlardı. Amerikan misyonerlerinin
Ermeni isyancılarını desteklediklerine dair bir örnek vermek gerekirse,
misyoner Henry Morden'in Süleymanlı(Zeytun)isyanı sonucu tutuklanan
Ermenileri kurtarmak yani affedilmelerini temin için göstermiş olduğu
çabaları zikredebiliriz(14)
Fatih Sultan Mehmed Han tarafından 1461 yılında Patrikhaneye
tanınmış olan haklardan Ermeni cemaati de istifade etmiş, bu cümleden
olmak üzere, kendi dilleri ile eğitim - öğretim yapmışlar, sosyal
ve kültürel faaliyetlerinde serbestçe hareket etmişlerdir. Gayri müslimlere
verilmiş olan bu haklar, her padişah zamanında hem yazılı hukukda
ve hem de fiilî olarak devam etmiş ve zamanla daha da artırılmıştır.
İşte Osmanlı Devleti'nin kendi rızasıyla vermiş olduğu
bu haklar zamanla batılı devletlerin emperyalist duygularını harekete
geçirmiş, haksız müdahalelere yol açmıştır. Bilhassa 1839 ve 1856
fermanları yabancı müdahalesini daha da kolaylaştırmıştır. İşte bu
müdahalelerde misyoner kuruluşları aracılık etmişlerdir. 1839 yılında
misyoner kuruluşu sayısı 5 iken, 1870 yılında bu rakam 17'ye yükselmiştir.
İstasyon adı verilen bu kuruluşların yanında, gayri müslimlerin sayıca
az olduğu veya daha ~küçük yerleşim birimlerinde de "uç istasyonları"
kurulmuştiır. Bu uç istasyonların 1870'lerdeki sayısı 180 idi. Misyonerliğin
yayılma sahası Anadolu olmuş ise de merkezi İstanbul olup, gelişme
batıdan doğuya doğru olmuştur (15).
1871 yılında Anadolu'daki misyonerlik teşkilâtı üç
bölgeye ayrılmıştı;
Birinci Bölge, merkezi İstanbul olan "Batı Türkiye
Misyonu", bu misyona bağlı yerleşim merkezleri arasında, İzmit,
Kayseri, Bursa, Manisa, Sivas ve Merzifon bulunuyor- du. Bu misyon
merkezlerine bağlı Amasya, Tokat, Çarşamba, Samsun, Ünye, Yozgat,
Niğde, Aksaray, Sungurlu, Talas, Bandırma, Bilecik, Kütahya, İzmir,
Aydın, Akhisar, Afyon, Zara ve Gürün gibi uç istasyonlar vardı.
İkinci Bölge, merkezi Antep şehrinde bulunan "Merkezi
Türkiye Misyonu" na bağlı, Halep, Adana, Antakya, Maraş ile bunlara
bağlı Urfa, Kilis, Elbistan, Adıyaman ve Siverek uç istasyonları bulunuyordu.
Üçüncü Bölge, merkezi Harput şehri olan "Doğu
Türkiye Misyonu" na bağlı istasyonlar, Bitlis, Erzurum ve Mardin
ile bunlara bağlı Arapgir, Eğin, Muş, Diyarbakır ve Trabzon uç istasyonları
faaliyet göstermekteydi. Bu istasyon ve uç istasyonlar ile bunlarla
irtibatı olan insanların sayıları süratle artmıştır. 1893 yılında
sadece Amerikan misyonerlerinin kontrolü altında 463 kilise ile 1317
misyoner görev yapmaktaydı. Amerikan misyon teşkilâtına bağlı 21 okulda
2740 öğrenci vardı (16).
Yabancıların desteği ve aşılamış olduğu idealler
sonucu, misyonerlerin görev sahaları kısa zamanda genişlemişti. Zira
misyonerler sadece kilise papazları ve öğrencilerle ilgilenmekle kalmıyorlardı.
Ermeni isyanlarına katılmış olan komitecilerin ceplerinde Amerikan
pasaportu, cüzdanlarında dolarlar vardı. Yakalanan çete mensuplarını
misyonerler, konsoloslar ve hatta elçiler himaye ediyorlardı. Fakat
Ermeni çetelerinin yakıpyıktığı yerlerde yaşayan, işkence gören ve
katliâmlara maruz kalan Müslüman Türk halkının çekmiş olduğu ızdıraplar
onları ilgilendirmi- yordu. Öyle ki, Ermenileri himaye etme uğruna
zaman zaman Amerika ile Osmanlı Devleti karşı karşıya gelmişlerdir.
1890'lı yılların misyoner yayınlarında Ermeniler için "Doğulu
Yankeeler" tabiri geçmektedir(17).
Misyonerlerin Ermenilere yönelik faaliyetleri,
a.Okullaşma, b.Siyasî maksatlı örgütlerin kurulması
ve teşvik edilmesi, c.Silahlı ayaklanmaların başlatılması, d.Bir dış
müdaheleyi gerektiren eylemler düzenleme ve gerçekleştirme şeklinde
plânlanmıştı.
Okullaşmayla başlayıp, isyanlarla devam eden bu hadiselerde
misyonerler maddi ve manevî alanda her türlü desteği verdikleri gibi
zaman zaman kendileri de bu olaylara iştirak etmişlerdir. Dışarıdan
aldıkları bu desteklerden cesaret alan Ermeni çeteleri akıllarına
gelen her türlü yolu denemişler, cinayetlerin en bayağısını işlemekten
çekinmemişlerdir. Ermeni isyanları bu gelişme çizgisinde incelendiği
zaman isyanların temelinin misyoner okullarında atılmış olduğu ve
bir dış müdahaleye sebep olabilmek için akıllarına gelen her türlü
yolu denedikleri görülür. Bu yüzden misyoner okulları isyanların teori
ve eylem merkezleri olmuştur. Misyonerler aracılığıyla açılan, Amerika
ve Avrupa'daki devletlerin bilhassa başkentlerinde faaliyet gösteren
Ermeni cemiyetleri bir müddet sonra Anadolu şehirlerinde de şubelerini
açmışlardı. Bu cemiyetlerin görevi, bulundukları yerlerde Müslüman
- Türk halkını tahrik ve tehdit ederek olayların çıkmasını sağlamaktı.
Maksatlı olarak çıkartılan bu olaylar mahalli Ermeni basını aracılığıyla
Avrupa ve Amerika'daki gazetelere aktarılmakta ve Anadolu'daki Ermeni
olayları kendi değerlendirmeleri doğrultusunda dış basına aktarılmaktaydı.
Böylece yabancıların gözünde masum müslüman halk suçlu, isyancı Ermeniler
de masum olarak tanınmış oluyordu. Ermenilerin bu tür faaliyetlerine
engel olmak isteyen kamu görevlilerinin bazıları fâili meçhul cinayetlere
kurban giderken, bazıları da adlî veya idarî baskılara maruz kalıyordu.
Misyoner okullarının açılış biçimi, faaliyetleri
ve bilhassa Ermeni isyanlarının başlatılması, desteklenmesi doğrultusundaki
faaliyetlerine örnek olmak üzere Harput ve Merzifon'daki okullaşma
olayı ile bu iki merkezde açılmış olan iki yüksekokul hakkında Osmanlı
Arşiv belgeleri ile yabancı kayıtlara dayanarak bilgi vermek istiyoruz.
Aslında bu okulların açılış biçimleri, takip edilen metod ve kullanılan
vasıtalar hemen aynıdır. XIX.yüzyılın ortalarından itibaren Amerikalı
misyonerler devletlerinin Osmanlı ile yapmış olduğu ticarî anlaşmalardan
da istifade ile Osmanlı tebaası hıristiyanlar arasında Protestanlığı
yaymağa çalışırlar. Nitekim 1852 yılında Amerikalı misyoner George
W. Dunmore, bağlı olduğu misyoner teşkilatınca Doğu Andolu gezisine
memur edilmiştir. Dunmore'nin bu gezi sonunda düzenlemiş olduğu rapor,
misyon merkezinin Harput şehrinde kurulmasında etkili olmuştur. Dunmore,
raporunda Harput için "Harput ovası Anadolu'da gördüğüm en zengin
ve en çok umut vaadeden bir mevkide”(18)'e ifadesini kullanmaktadır.
Bu rapor üzerine burada bir misyon merkezi kurulur ve aynı yıl içinde
bir de okul açılır. Kısa zamanda gelişen misyon merkezi Amerika'nın
doğu misyonunun merkezi hâline gelmiştir. Daha sonra Amerikalıların
Ermenistan Koleji (Armenia Collége), Ermenilerin ise "Yeprad
Kolej" diye adlandırdıkları yüksekokul açılmıştır. Bâb - ı Ali'nin
Ermenistan Koleji adına karşı çıkması üzerine okulun adı "Fırat
Koleji" olarak eğiştirilmiştir(19). Bu okulun on kişiden oluşan
mütevelli heyetinin tamamı Boston ve civarında oturan Amerikan vatandaşları,
okulun Türkiye'deki yönetim kurulu üyeleri de Harput'daki Amerikalı
misyonerlerce seçilmişti. Fırat Koleji, ilkokuldan yüksekokula kadar
uzanan geniş bir alanda eğitim veriyordu. Osmanlı Devleti bu okulu
açılışından uzun bir zaman sonra 1891 yılında resmen tasdik etmiştir.
Okulda öğretim dili Ermenice, yardımcı dil olarak da Türkçe ve İngilizce
öğretiliyordu. Okulun öğretim kadrosu misyonerler ve yerli Ermeniler
olup, çok az sayıda Türk okulun harici işlerinde görevlendirilmişti.
Okul, yan kuruluşları ile yaşlı, genç, kadın - erkek hemen her meslek
dalında eğitim veren bir özelliğe sahipti.
Fırat Koleji'nin açılmasından bir müddet sonra, uç
istasyonlarda ve daha sonra da Harput'da olaylar çıkmıştır. Ermeni
isyanları bir bütün hâlinde ele alındığı zaman, metod ve malzemenin
aynı olduğu anlaşılmaktadır. Harput'da başlatılan Ermeni isyanı sırasında
misyonerler de kendilerini isyanın içinde bulmuşlar, kendileri ve
okulları bundan zarar görmüştür. Ancak her zaman olduğu gibi Amerika
araya girerek, isyanlara yataklık eden bu merkezlerin malî bakımdan
uğradıkları zararı Osmanlı Devleti'ne ödetme yoluna gitmiştir. Fırat
Koleji müdürü Gates'in bir diploma töreni sırasında "yaşasın
Ermenistan" (20) mealindeki sözleri ile bu isyan dolayısıyla
Harputlu şair Hacı Hayri Bey'in kaleme almış olduğu manzume incelendiği
zaman isyanın kimler tarafından hazırlandığı, nasıl bir seyir gösterdiği
ve sonucu açıkça ortadadır. Şair H. Hayri'nin şürinden seçtiğimiz
bazı mısralarda geçen isimler ve bunların isyanın başlatılması ve
yürütülmesi sırasındaki faaliyetleri hakkında,
Ateş düşdü Mornik'teki o hiyanet keşişe, Mistır Barnum
korkusundan kaçıp girmiş kümese, Mistır Barnum yazar ise yazadursun
sefire, Mistır Barnum kim yapacak bu yıkılan damları (21) mısraları
misyoner okulu müdürü olan Dr. Barnum'un isyandaki durumunu açıkça
ortaya koymaktadır. Bu isyan sırasında Fırat Koleji bünyesindeki okul
binalarından bazıları yanmış, alınan tedbirler sonucu can kaybı olmamıştır.
Bâb - ı Ali'ye çekilen telgraflardan olaya misyonerlerin sebep olduğu
ve Ermenilerin de buna âlet oldukları anlaşılmaktadır. Konu Encümen-i
Mahsûs'a havale edilir ve alınan karar İstanbul'a gönderilir. İsyana
katılan ve bu işde parmağı olan misyonerlerin sınır dışı edilmesi
hakkında karar çıkartılır ve bu karar vallliklere ve bilhassa Anadolu
Umum Islahât Müfettişi Şakir Paşa'ya bildirilir (22). Okulda yapılan
aramalar sırasında, vilâyet merkezindeki Ermenilere âit ev ve işyerlerinde
5000 silah, 300 bomba, 40 kg. bomba fitili, 200 paket dinamit ve 5000
adet dinamit misketi ele geçirilmiştir.(23).
Fırat Koleji'nin yöredeki Ermeni isyanları ile doğrudan
bağlantısı olduğunu ve bu doğrultuda eğitim – öğretim verdiğini ortaya
koyan bir diğer belge de bahsi geçen dönemde misyoner merkezlerini
gezerek, onların faaliyetlerini yerinde gören ve zaman zaman bir müfettiş
gibi ifadeler kullanan Henry Tozer'in hâtıratıdır. Nitekim H. Tozer,
Fırat Koleji'nin açılış ve işleyişi ile ilgili olarak "değişik
meslek dallarında hıristiyanları yetiştirmek, Anadolu'da hıristiyan
medeniyetini yeniden kurmak gayesiyle Amerika'dan gönderilen paralarla
hizmetin yürütüldüğünü" (24) ifade etmektedir. Okul Müdürü Wheeler
de bir konuşmasında, "bugün veya yarın İngilizlerin Ermenistan
idaresini üstleneceklerini, şimdi konsolos olarak görev alacaklarını,
bunun da nihâi kontrol olacağını, Ermenilerin henüz memleketi kendi
kendilerine idare edemiyeceklerini" (25) söylemek suretiyle gerçek
niyetini ortaya koymuştur.
Misyoner okulları arasında faaliyet sahası ve etkinliği
yönüyle Merzifon'da açılmış olan "Anadolu Koleji", Fırat
ve Robet kolejlerinden sonra gelmektedir. İstanbul Hasköy'de bulunan
yatılı okul, misyoner faaliyetleri için daha emin ve verimli olması
düşüncesiyle 1865 yılında Merzifon'a taşınmıştır. 1883 yılında Amasya,
Tokat, Sivas, Yozgat ve Kayseri'de bulunan orta dereceli misyoner
okullarına öğretmen yetiştirmek maksadıyla Merzifon'daki bu okul "Anadolu
Koleji" adı altında yüksekokula dönüştürülmüştür(26). Bir emrivakî
sonucu açılan bu okulda diğer misyoner okulları gibi uzun bir süre
gayr-i resmî olarak faaliyette bulunmuştur. Osmanlı Devleti'nin misyoner
okullarının açılışını şuurlu olarak geciktirdiği bilinmek- tedir.
Artık devlet, bu okulların fesat ocağı olduğu, tebaayı bölmek için
çalıştıkların- dan haberdardı. Misyoner teşkilâtları, batılı devletler
veya Amerika aracılığıyla siyasî veya ekonomik baskılar sonucu okullarını
tasdik ettiriyorlardı. Nitekim Merzifon Anadolu Koleji de 1883 yılında
öğretime açılmasına rağmen, Bâb-ı Ali 1889'da "Amerikan Mektebi"
olarak onaylamıştır (27).
Merzifon'da bu okulun açılışından hemen sonra olayların
çıkması, okulun idareci, öğretmen ve öğrencilerin olaylar sırasındaki
durumlarına bakarak, okulun Ermeni isyanlarının plânlandığı bir merkez
olduğu söylenebilir. Sultan Abdulhamid Han, hatırâtında "Merzifonda'ki
bu okulun Ermenileri tahrik ettiği ve mezun öğrencilerin de komiteler
oluşturarak, devlete karşı isyan ettiklerini''(28) kaydetmektedir.
1890'lı yıllardan itibaren Anadolu'da görülen isyanlar sırasında misyoner
okulları fikrî bakımdan olduğu gibi fülî olarak da bu isyanlara destek
olmuşlardır. Osmanlı Devleti'nin isyancıları yakalaması ve mahkum
etmesi hâlinde de misyonerler bu olayı bir devlet meselesi hâline
getiriyorlardı. Zira Merzifon'da başlatılan olayların fâili olarak
tutuklanan kolejde görevli öğretmenlerden Tamalyan Karabet ile Kayayan
Cevavik adlı iki Ermeni suç delilleriyle birlikte yakalanmış ve yargılanmışlarsa
da okul müdürü M. Herricks suçluların kurtarılması için kampanyalar
açtırmıştır. Yapılan tahkikat sonunda okul müdürünün de işbirliği
hâlinde olduğu ve isyanlarla ilgili bildiri ve benzeri şeyler için
okul matbaasının kullanıldığı, bildirilerin okul duvarlarına asıldığı
ortaya çıkmıştır (29). Okul müdürü ve suç ortakları Ermeni isyanları
ile ilgili evrakları ortadan kaldırmak için okul binasını yakmışlar,
okulun Müslüman halk tarafından yakıldığına dair çıkardıkları haberleri
de konsolos ve elçiler aracılığıyla Amerika ve Avrupa'ya ulaştırmışlardır(30).
Ancak yapılan incelemeler sonucu yangını okul müdürü ve iki suç ortağının
bilerek çıkartmış oldukları ortaya çıktığı gibi suçlular da suçlarını
itiraf etmişlerdir. Suçluların yargılanması ve mahkum edilmeleri üzerine
Anadolu'da ve Avrupa'da suçluları kurtarma operasyonuna gidilmiştir(31).
Misyonerlerin aracılığıyla "Hıristiyan Ermenileri savunma komitesi"
kurulmuş ve bu komite,mahkemeningörüldüğü Ankara'da yürüyüş tertiplemiş,
Avrupa devletlerine delegeler göndererek, bu olayı batılıların müdahalesi
için malzeme olarak kullanmıştır. Amerika, Montroe doktrini sebebiyle
Osmanlı uyruğundaki protestan Ermeniler için beklenilen reaksiyonu
gösterememiş ise de, İngiliz parlamentosu ve kamuoyundan beklenilenin
üzerinde tepki gelmiştir.
Bu tepkiler sonucu olmalı ki, suçlu iki öğretmenin
suçları temyiz mahkemesinde de onaylandığı hâlde, uygulanmamış, sadece
suçluların sınır dışı edilmesiyle yetinilmiştir (32). Baskı altında
bulunan Osmanlı idarecileri Merzifon'daki Anadolu Koleji için ruhsat
talebinde bulunan Amerikan elçiliğine olumlu cevap vermiştir. Sadece,
okulun açılışından beri Ermeni fesadına alet edilmiş kimselerce yönetildiği
ve bundan böyle
eğitim - öğretim, ders kitapları ve öğretmenlerin
sıkı bir denetime tâbi tutulması doğrultusunda karar alınmıştır(33).
Misyonerler tarafından açılan ve finansmanları karşılanan
bu okullar, Millî Mücadele sırasında işgalcilere karargâh olmuştur(34).
Ulu önder Atatürk, misyoner okulları için "Bunlar mektep değil,
memleketimizde düşmanın işgali altındaki kaleler"dir (35) ifadesini
kullanmaktadır. Merzifon'daki Anadolu Koleji, Millî Mücadele sonrası
(Ağustos 1921 )'de kapatılmıştır. Yunanistan, kapatılan bu okulu Selanik
yakınında `Anadolu Koleji" adıyla yeniden açmıştır. Yunanistan'ın
bu uygulaması, Anadolu üzerindeki emelleri ile uyum gösterirken, Cumhuriyet
hükümetlerinin aynı ad altında `Anadolu Kolejleri", yabancı dil
ile eğitim yapan okullar açmasına bir mânâ verimiyoruz. Gerçi daha
sonra bu okulların adı "Anadolu Liseleri" olarak eğiştirilmişse
de, bu adın ortadan kalktığı söylenemez.
XIX. yüzyılın sonlarında silahsız haçlı seferi olarak
adlandırılan misyoner faaliyetlerinin sonucu Anadolu kan ve ateş gölüne
çevrilmiş, milyonlarca masum insan kendi vatatnında silahsız ve savunmasız
katledilmiştir.Bu katliamın plan ve programcıları misyonerler, kâtilleri
ise bunlara alet olan Ermeni çeteleri'dir.
Abdülkadir YUVALI