Unutmak Tükenmektir !

 

İnsanlık Düşmanları

ERZURUM'LU MUHACİRLER

Suyu Arayan Adam’dan (Şevket Süreyya Aydemir)

"Fakat, yolculuğumuzda dağların şiiri çok sürmedi. Kösedağı çamlıklarından kıvrıla kıvrıla yol alıp Suşehri'ne yaklaşıyorduk. Cephe istikametinden gelip, gerilere doğru çekilen ilk göç kafilesine rast geldik, iki tekerlekli hantal kağnıları sürütmeğe çalışan cılız öküzlerle Kösedağı 'nı aşmak kolay değildi. Kafileler ağır yol alıyordu. İhtiyar, kadın, çocuk hepsi birbirinden yorgun, hepsi biri birinden perişan bir insan kalabalığı yol boyunu dolduruyordu. Ta Ağrı'dan, Pasinler'den, Erzurum, Bayburt tarafından geliyorlardı. Bir kısmı geçen seneden beri yollardaydılar. Yurtlarından, köylerinden kopup yollara düştükleri günlerden beri bu sonu gelmeyen yolculuğun bazen şurada, bozan burada sona ereceğini umarak duraklamışlardı. Fakat arkadan gelen yeni göçmen selleri, onları ileriye itince, yeniden tükenmez yollara sürüklenmişlerdi.

Bu yolculuğun nerelerde biteceği de belli değildi. Göçmenler köylerinden daima kalabalık kafileler halinde ve toplu olarak çıkarlar. Kağnılar tıklım tıklım doludur. İnekler, atlar, eşekler hatta koyun sürüleri öne katılır. Bir köy halkı, daima hep bir arada yol almak ister. Aynı insanlar, aynı bağlar, aynı hiyerarşi içinde, alıştıkları hayat nizamını yollarda da devam ettirmeğe çalışırlar. Fakat çok geçmeden kafile parçalanır. Kalabalık tenhalaşır. Önce davar sürüleri kaybolur. Çünkü yol mera değildir. Davarı yoldan meraya ayırdığın günse, artık davar elden çıkmış demektir. Açlar, kaçaklar, eşkiyalar onu derhal yok ederler, üstelik sürü değil çoban da gider. Sonra atlar, inekler elden çıkar. Ölenler, kalanlar, hastalananlar, yol değiştirenler derken, köyden yola çıkışın üstünden daha ay geçmeden o canlı, gürbüz kafileden ortada kalan, perişan artıklar ve döküntülerdir.

Rastladığımız göçmenlerin görünüşü de buydu. Ne davar sürüleri, ne atlar, inekler kalmıştı. Zahire yükü de tükenmiş görünüyordu. Rastladıkları tarlalardan sararmış başakları devşirme, ufaladıkları taneleri kaynatarak, kavurarak yiyeceklerini çıkarmaya çalışsalar gerekti. Mevsim ise kışa doğru gidiyordu.

Suşehri'ni mahşer kalabalığı içinde bulduk. Daha harp cephesiyle bir vilayettik yer vardı. Fakat karargâhlar, mevziler, hastahaneler, geriden ileriye ve ileriden geriye akan, biribirine karışan hareketler buradaki havayı teneffüs edilmez bir hale getirmişti. Sokakları, bahçeleri, dere içlerini de sıkışık bir göçmen kalabalığı dolduruyordu. Herkes istediği yere ilişmişti.

Biz de geceyi kasabanın arkasındaki dereye doğru kademe kademe inen meyve bahçelerinden birinde geçirmek istedik. Gecenin karanlığı içinde kendimize boş bir yer ararken, yandaki bahçe çitinin arkasından yanık bir şarkı sesi duyduk. Bu perişanlık içinde bu ses inanılmaz bir şeydi. Bunu söyleyenin her halde yaşlı bir kadın olması lazım gelirdi. Çiti dolaştık. Büyük dut ağacının altına bir göçmen ailesi tünemişti. Öküzler bir tarafa çekilmişti. Oku havaya kalkan kağnının bir tarafına keçeler, kilimler serilmişti. Ortada hafif bir ateş yanıyordu. Bu ateşin aydınlatabildiği çevre içinde yanık, sert, mihnetti iki insan yüzü canlanıyordu. Biri bitkin bir ihtiyardı. Şarkı söyleyen de yanındaki nineydi. Nine, gözleri kapalı, ellerini tempo tutar gibi dizlerine vurarak, başı ve bütün vücudu sağa sola sallana sallana kendisini o garip şarkısının ahengine vermişti. Ağlıyordu. Gözlerinden yuvarlanan yaşlar göğsünü ıslatmıştı. Söylediği de şarkı değildi.

Doğu Anadolu 'da kadınların makamla ve şarkı söyler gibi ağladıklarını o gece orada ilk defa, ama sonraları çok gördüm.

Üç arkadaş sessizce ateşin yanına iliştik. Erkek bizi yadırgamadı. Nine ise ya gördü, ya görmedi. Fakat acayip musikisine devam etti. Keçeleşmiş saçları alnının terlerine yapışmıştı. Yüzünün buruşuklukları alevlerin akisleri içinde, olduklarından daha derin, daha çileli görünüyordu. Makamla anlattığı şey, kendisinin acıklı macerasıydı. Arkada kalan yurt, aşılan mesafeler, tükenmez yollar, kaybolan çocuklar, hastalanan inek, ölen keçiler, tükenen azık, yalnızlık, ümitsizlik, her şey bu seste dile geliyordu. Köyler, şehirler, insanlar, hayvanlar hep isimleriyle anlatılıyordu. Sanki ilk çağın, sokaklarda ilahi okur gibi tarihi efsaneler anlatan bir ozanıydı.

Konuşuyormuş gibi serbestçe sıralanan, fakat dertli ninenin içinden dilediği gibi taşan feryatlarla, bir facia musikisi haline gelen bu hikâyenin sadece dinlediğimiz kısmı bile bize onların macerasını anlatmaya kâfi geldi.

Bu macera, vaktiyle Edirne'de, bizim kenar mahalledeki evimizin küçük odasında anamdan, babamdan, komşularımızdan dinlediğim hikayelerden pek farklı değildi. Yalnız burada sefalet daha derindi. Fakat bırakılan yurtlar, dağılan aile halkı, ayak altında ezilen insanlık gururu, kaybolan ümitler, hepsi, hepsi, benim çocukluğumda dinlediklerimin aynıydı. Ninem de belki böyle ağlamıştı. Bizim de öküzlerimiz belki böyle cılızdı. Dedem belki bu sakallı ihtiyara benzerdi. Konup göçtükleri yollarda belki onlarda böyle sürünmüşlerdi, böyle dağılmışlardı. Bu ateş başı bana hiç de yabancı gelmiyordu. Babam da benim yaşımda, belki böyle bir kağnının dibine çökerek, demek ki böyle geceler geçirmişti.

Ninenin facialı sesi yavaş yavaş hafifledi. Musikisinin sonu gittikçe sönen hıçkırıklar oldu. Başı göğsüne düştü. Sonra yüzünü elleriyle kapadı. Ve sessiz sarsıntılar daha bir süre devam etti. Erzurum tarafından geliyorlardı. Nereye gideceklerini de bilmiyorlardı. Ölseler bunu belki cana minnet sayacaklardı. Çocuklar kaybolmuştu. Yakınlar dağılmıştı. Fakat kendileri hâlâ yaşıyorlardı işte...ihtiyar erkek bize önce her göçmenin her yeni gelen yolcudan sorduğu haberleri sordu. Sonra daha başka sualler sıraladı.

-Nirden gelirsiz oğul?
-İstanbul'dan...
-Erzirum 'u görmişsüz?
-Yok....
O zaman başını uzun uzun iki tarafa salladı:
-Ne diyim oğul, ne diyim?
İhtiyar, Erzurum görmedikten sonra, İstanbul'dan olmanın önemsizliğini, Erzurumlu olmayanlara orayı tarif etmenin imkânsızlığını bu çaresizlik ifadeleri ile anlatmağa çalışıyordu.
-Erzurum da bura gibi çamlık mı, meşelik mi?
-Yoh (Yok)...
-Bağlık mı, bahçelik mi?
-Yoh...
-Camileri, çarşıları çok güzel mi ola?
-Ne diyim oğul, ne diyim?
-Havası suyu acep İstanbul'un gibi mi?
-İstanbul'un sözü mü olur oğul, Erzurum'un yanında...
Ve başını iki tarafa uzun uzun salladı.
Bir toprağa bu kadar bağlı olanlar bir gün oradan koparlarsa, onların acısını anlatacak söz hakikaten bulunmaz. Nine makamla ağlar ve ihtiyar başını iki tarafa sallarken, ben onların acılarını gayet iyi anlıyorum. Ben de bir göçmen çocuğu idim. Göç ve göçmen bende daima derin duygular uyandırır".

(7) Şevket Süreyya AYDEMİR. 1967. Suyu Arayan Adam. Remzi Kitabevi. Ankara.



Can Verenler...