16 Ocak 2008
DENİZ GEZMİŞ SOYTARILIĞI VE
UNUTTURULANLAR!..
Resul Çakır
‘Yalancının mumu yatsıya kadar yanar’ denilmiş. Söz konusu bu ‘yatsı’
vakti geçti mi, geçmedi mi bilinmez. Ama bizim memleketimizde birçok
değişik kesimden insan, yalan söylemeyi vazgeçemedikleri bir alışkanlık
haline getirmiş durumdadır. Siyasetçisi, sporcusu, sanatçısı vesaire
alıştık. Şimdi bu yalancı meslek korosuna televizyoncular ve yapımcılarda
eklendi. Denilebilir ki, ‘daha yeni mi öğreniyorsun televizyon yapımcılarının
da yalancı olduğunu’? Hayır! Elbette yeni öğrenmiyorum. Yalnız bu
kadar kolay, ucuz ve pişkince yalan söylenemez, insanlar aldatılamaz
diyorum. Bunu niçin söylüyorum. Her şeyden evvel televizyon; artısı
ve eksisi ile insanlığın vazgeçemediği bir teknoloji ürünüdür. İnsanların
karşısında vakit geçirdiği, eğlendiği, hüzünlendiği ve dünyanın öbür
ucunda yaşanan gelişmeleri bile en kısa zamanda öğrenebildiği bir
kitle iletişim aracıdır. Onun içindir ki, bugün dünya genelinde televizyon
kuruluşları sayısı binleri aşmıştır. Şimdi buradan hareketle, bizim
ülkemizde televizyonlar nasıl yayın yapıyor ayrıntılarına uzun uzun
girmeyeceğim. Hoş, zaten girilecek de çok fazla bir şey yok! Her şey
ayan beyan ortada! Ancak burada unutulmaması gereken bir husus var.
O da, televizyonun insanlar üzerinde sosyal etkileri fazla olacağından,
yapımcılarımızın doğru, dürüst, ilkeli, bilgilendirici ve yararlı
programları televizyon ekranlarına getirmeleri gerekmektedir. Bütün
bunları yaparken hiç değilse biraz olsun ‘hakkaniyetli’ davranmaları
da ayrıca gerekmektedir.
Hakkaniyet dedik, insanlar aldatılamaz dedik. Bütün
bunları niçin söyledik? Elbet bir sebebi var. İşbu yazımıza konu olan
ve sinir kat sayılarımızın artmasına vesile olan hadise, bir televizyon
dizisidir. Memleketimizin sınırlarında yayın yapmakta olan büyük televizyon
kanallarımızdan birisinde, yaklaşık bir yıldan bu yana devam etmekte
olan haftalık bir dizi var: Hatırla Sevgili… Daha yalan yolun başında
başlıyor. Dizinin sevgili ile sevda ile alakası yalnızca isminden
ibaret. Evet, ortada başrol oyuncuları diye nitelendireceğimiz iki
sevgili var. Ancak işin, daha doğrusu projenin ‘daha derini de’ var.
İşte burada sergilenen haksızlık, ikiyüzlülük ve yalan insanın beynini
zıvanadan çıkarıyor.
Yaşı bir hayli ilerlemiş olan büyüklerimizin daha
iyi bildiği, sevdiği ve dinlediği, dinlerken de, kendinden geçtiği
çok güzel bir eserdir hatırla sevgili adlı şarkı. Öyle ki, nice insanlar
yaşadıkları muhteşem sevdalarının ve tanışıklıklarının ilk günlerini
bu ölümsüz ve manidar şarkıyla yâd etmektedirler. Ancak gelin görün
ki, dizide birbirine bir türlü kavuşamayan iki aşığın hikâyesinden
daha ziyade; bir dönemi, hem de karanlık bir dönemi ve o dönemi karartan
sözüm ona ‘özgürlük budalalarını’ 36 yıl sonra aklamaya yönelik çabalar,
artık can sıkıcı bir hale gelmiştir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi
yalan, dizinin adı ile başlıyor. Yalan üzerine kurgulanmış söz konusu
başka bir durum ise, her türlü insanı seyirci olarak televizyonları
başına çekebilmek adına yapılan sahtekârlıklardır. Yine gözlerden
kaçmayan başka bir hususta sahtekârlıkla birlikte seyirciye karşı
yapılmakta olan tuzaklardır. Niye? Diye soracak olursanız, cevabımız
şu şekilde olacaktır: Birtakım aşk-meşk görüntüleri ile birbirini
çok seven iki gencin alışılmış kavuşamama hikâyesi tamamı ile bir
kandırmacadır. Amaç kesinlikle kendilerini, yani devrimci tayfayı
haklı çıkarmaya yöneliktir. Aynı zamanda gerçekte cüce olan birtakım
kişileri de kahramanmış (!) gibi göstermek suretiyle, halkımıza özellikle
gençliğimize ‘ideal insan’ olarak sunmaktır. Tabii birde o yıllarda
yaptıkları rezillikleri marifetmiş gibi göstererek, aklıselim, muhafazakâr
ve vicdan sahibi vatandaşlarımızın gönlünde ve beyninde yer edinebilmeyi
isteme duygusu da ayrıca yatmaktadır. Evet, şimdi dizide saf ve temiz
bir o kadar da yürekli olan devrimci tayfanın önde gelen ismi Deniz
Gezmiş beş yıllık zaman zarfında neler yapmış bakalım?
1966 ile 1971 yılları arasında, sözde devrim adına,
sözde halk adına sayısız şekilde üniversite işgal ederek, yüksek tahsil
amacı ile gelen binlerce öğrenciyi öğrenim hakkından mahrum bırakmış,
banka soymuş ve zorla insan kaçırmıştır. Birçok kanlı eylemin planlayıcısı
olmakla beraber bizatihi kendiside bu eylemlere katılarak, masum insanların
canının yanmasına sebep olmuştur. “Devrim kanla yazılırsa hükmünü
verir!” düşüncesi ile Filistin’e giderek her türlü silah eğitimi almış
ve aldığı silah eğitimi ile şerefli Türk askerine, polisine kurşun
sıkmıştır. İşte böylesine Faşist bir yaklaşımla sözde devrim adına
ülke huzurunu kaçırmış bir hayalperesti, deyim yerindeyse bir soytarıyı;
aklından özürlü bir grup şimdiki soytarılar, minik zekâlarınca insanımıza
kahraman diye yutturacaklar.
Kahramanlığın ne olduğu noktasında dünyaya parmak
ısırtacak şekilde bir tecrübeye sahip olan Türk ırkı, böyle ucuz kimselere
kahraman diye bakmaz! Aklı ve vicdanı olan her insan ve tarih bilmektedir
ki, geçtiğimiz yüzyılın en büyük kahramanları Çanakkale’de huşu içinde
yatmaktadır. Kahramanlar; mukaddesatları için, milletleri için, vatanları
için yaşarlar. Çünkü tarih bize yine göstermektedir ki, en büyük kahramanlar,
Allah rızası için, peygamber aşkı için, millet için, vatan için, bayrak
için, kültür için, edebiyat için amansız mücadele etmiş, cefa çekmiş
ve ömrünü seve seve vermiş insanlardan müteşekkil.
Ayrıca Deniz Gezmiş ve tayfasının sözde mücadelesi
neydi? Türk milletinin mutluluğunu, refahını mı düşünüyorlardı? Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin ilimde, teknikte ve endüstride ilerlemesini
mi istiyorlardı? Ya da, Mevla’sı bir, Peygamberi bir, dini, dili,
kültürü ve tarihi bir (o zamanlar) esir Türk illerinde yaşayan soydaşlarımızın
bağımsızlığını mı hayal ediyorlardı? Buna evet diyebilmek çok zor.
Hatta hayır! Onların kafalarında böyle bir düşünceye yer vermeyi bir
kenara bırakın, dilleriyle bile söylemeye niyetleri yoktu. Çünkü onlar,
yani Deniz Gezmiş ve tayfası birer komünisttiler. Ne demekti komünist?
En kısa tabirle, “Din insanı uyuşturan bir afyondur” teorisini benimsemiş,
Allah’ı önemsemeyen, peygamberi tanımayan, Türklük nedir, vatan nedir
bilmeyen bir görüşün temsilcisiydi.
Deniz Gezmiş 1972 yılında idam edildi. Yalnız 1968
kuşağı olarak anılan birçok Deniz Gezmiş taraftarının ve hayranının
hep bir kuyruk acısı kalmıştır. Çünkü devrim diye diye memleketi böleceklerdi
ama muratlarına eremediler. Onlar hesapta Amerikan emperyalizmine
karşıydılar ancak, Marksizm, Leninizm çağrıları altında Sovyet emperyalizminin
Türkiye’yi nasıl bir uçurumun eşiğine getireceklerinin de farkında
bile değildiler. Çünkü şahıs idam sehpasında canını teslim ederken
bile sarf ettiği son sözleri, ‘hakkınızı helal edin’ olmamıştır. Tutanaklara
geçen resmi bilgilere göre, “Yaşasın Marksizm, Yaşasın Leninizm!”
demiştir. Bu ne perhiz, bu ne lahana? Onun için diyoruz, onlar birer
hayalperestti diye.
Peki, hal böyle iken niçin Deniz Gezmiş ve tayfasını
Türkiye’nin büyük televizyon kanallarından birisi bir dizi film olarak
ekranlara taşıdı. Acaba sebebi ne olabilir? Aslında sebebi çok açık
ve nettir. Bu ülkede maalesef televizyon, sinema, tiyatro, müzik ve
sanat kolları sol zihniyetin egemenliğindedir. Nasıl oldu? Diye soracak
olursanız, onun da cevabı yine çok açık ve nettir. Mesela, bir CHP
vardır ki, ‘Mustafa Kemal’in partisidir’ diyerek, Cumhuriyetin bütün
kurum ve kuruluşlarından rahatlıkla her türlü istifade edebilmeyi
bilmiş, maddi olarak yükselmiş ve elde ettiği kazanımlarla da memleketin
aleyhinde çalışacak ne kadar insan varsa hepsini bir şekilde sosyal
ve kültürel alanlara yerleştirerek, başımıza musallat etmiştir. İşte
bunların sonucudur ki, bugün televizyon dünyası da bu köhnemiş zihniyetin
kontrolündedir.
Son olarak da ‘Hatırla Sevgili’ adlı diziyi ekranlara
getirerek karşımıza çıkan bu egemen sol zihniyet, yine bildik senaryolara
başvurdular. Dizi filmde, Deniz Gezmiş ve tayfasını, iyi kalpli, dürüst,
ne yapıyorsa sözde devrim adına, sözde halkın kurtuluşu adına yapan,
cesaret timsali, yiğitlik abidesi, haksızlığa uğrayan, mücadeleci,
sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz gösterme çabaları artık, akıl
sahibi her Türk insanını çileden çıkartacak seviyeye getirmiştir.
Nedir bu Deniz Gezmiş hayranlığı? Nedir bu aşağılık duygusu diye hayıflanmaktan
alamıyoruz kendimizi. Aşağılık duygusu diyorum. Çünkü bu ülkede artık
öyle bir hale geldik ki, Deniz Gezmiş’i bilmeyen, Nazım Hikmet’i sevmeyen,
solcu olmayan hatta Türklüğe hakaret etmeyen adamdan sayılmıyor. Zülfü
Livaneli, Edip Akbayram, Can Dündar, Berhan Şimşek, Bedri Baykam,
Orhan Pamuk hatta Yaşar Kemal bu konuda örnek teşkil etmektedir. Bu
isimler Türkiye’de, televizyonların, gazetelerin, sanat dünyasının
köşelerini tutmuşlar, adeta tekelleri haline getirmişlerdir. O bakımdan
yeni kuşak, söz konusu bu meslek kollarında ilerleyebilmesi ve başarılı
olabilmesi için bu soytarılarla mecburen karşılaşıyor ve ister istemez
etkilenip, başkalaşıyorlar. Daha açık olarak ifade etmek gerekirse,
baskı altına alınıyorlar. Aynı şekilde bu güruh televizyon ekranlarından,
gazete köşelerinden, sinema, tiyatro salonlarından, müzik piyasasından
ve genel olarak sahip oldukları kitle iletişim araçları ile toplumun
genelini de etki altına almaktadırlar. Özellikle de Türk gençliğini!
İşte onun içindir ki, bugün üniversitelerimizde okumakta olan gençlerde
doğal olarak, Deniz Gezmiş hayranlığı, Nazım Hikmet sevdası ve solcu
olma, devrimci olma isteği baş gösteriyor.
Birazda dizinin kamera arkasında yer alan ve senaryo
danışmanlığı gibi aktif ve etkin bir sorumluluk üstlenen isimlere
dikkatle bakalım. Birisi ülkemizin damgalı hırsızlarından Mesut Yılmaz’ın
da bir dönem siyasi danışmanlığını yapmış, eski Devlet Bakanlarından
Yılmaz Karakoyunlu. Kimdir bu Yılmaz Karakoyunlu? Yılmaz Karakoyunlu
kendisini pek mühim edebiyatçı ve yazar sanan 68 kuşağı bir dönmedir.
“Salkım Hanımın Taneleri” adlı romanı ve aynı romanın sinema filmi
olarak gösterime girmesiyle, gündemi epeyce meşgul eden bu fikir özürlüsü
adam, şimdide bu dizinin mutfağında yer almaktadır. Diğeri ise, Mümtaz’er
Türköne. Bakmayın adının ‘mümtaz’ olduğuna. Yani adının anlamına layık
olamayanlardandır. Mümtaz’er Türköne’de, dünüyle ve her haliyle çelişkili
olan bir fikir budalasıdır! ‘Eskiden şöyleydim, böyleydim’ diyen,
fakat eskiden gerçekten de ne olduğu pek bilinmeyen ama kendisini
bir anlayışa mutlaka aitmiş gibi de algılatarak hayatına yeni bir
biçim kazandırma telaşında olan adam konumundadır. Daha doğrusu sırf
‘entelektüel aydın’ sıfatını alabilmek için -alıp ta ne olacaksa-
‘zaman köşelerinden’, -zamanlı zamansız- hezeyanlarıyla adeta bir
garip adam durumundadır. Bakınız işte böyle ruh ve manevi açıdan sıkıntılı
olan şahıslar, akıllarınca Deniz Gezmiş ve devrimci tayfalarını seneler
sonra temizleyip, süsleyip, topluma masum insanlarmış gibi sunacaklar.
Yanılıyorsunuz beyler! Hem de büyük bir şekilde yanılıyorsunuz!
1- Kahramanlar aklanmaz! Çünkü kahramanlar asil soylu, dik başlı,
yiğit insanlardır. Bir de, edepsizlik yapmayacak kadar dürüst insanlardır,
hayâ sahibidirler! O bakımdan aklanmayı gerektirecek ufacık bir yanlışın
veyahut pisliğin içinde olmazlar!
2- Ayrıca kahramanmış (!) gibi göstermeye çalıştığınız
insan, cezaevinde kaldığı sürece ve idam sehpasında sürekli korkunun
bir yansıması olarak, isyan etmiş, her türlü huysuzluğu yapmış, zorluk
çıkarmış ve küfüre başvurmuştur. Unutmayın ki, kahramanlar ölüm karşısında
bile küfüre başvurmayıp, ölümü ulu yaradana kavuşmak gibi benimseyip,
korkusuzca canını hak sahibine teslim edenlerdir!
Kahramanların kim oldukları konusunda bir sıkıntınız
varsa, alın size istemediğiniz kadar örnek!
Ruhi Kılıçkıran
Süleyman Özmen
Ertuğrul Dursun Önkuzu
Yusuf İmamoğlu
Ercüment Yahnici
Suat Kürşat
Recep Haşatlı
Erol Türkmen
Gün Sazak
Mustafa Pehlivanoğlu
Ali Bülent Orkan
Cengiz Baktemur
İsmet Şahin
Fikri Arıkan
Selçuk Duracık
Halil Esendağ
Velican Oduncu ve daha sayamayacağımız nice şehitlerimiz…
... ... ... (Adı geçenin isteği üzerine bu isim silindi.
Ülküm.com)
Yunus Meral
Erdem Karakoç
İhsan Barutçu
Oğuzhan Cengiz
Erdal Kabakum
Kadir Mahir Damatlar
Atilla Kaya
Yılma Durak
Alişan Satılmış
Efendi Barutçu
Mehmet Ekici
Şefkat Çetin
Sertif Parlak
Tayyar Ağlayan ve daha sayamayacağımız nice gazilerimiz…
Şehitlerimizden hiçbiri idam sehpasında küfüre başvurmamış,
en ufak bir korkuya kapılmamışlardır Aynı şekilde gazilerimiz de cezaevlerini
imanlarıyla, inançlarıyla, edepleriyle ve sabırlarıyla yusufiyelere
dönüştürmüştürler. Hele hele bir Halil Esendağ ağabeyimiz vardır ki,
ölüm karşısındaki metaneti ile imanı ile Mevla’ya olan sarsılmaz inancı
ile idam sehpasına başı dik olarak yürüyüp, cellata da : “ Hakkınız
bize geçti, hakkınızı sizde helal edin” diyerek, o cellata hatta tüm
cellâtlara hem insanlık dersi, hem de yiğitlik dersi veriyordu.
Eksiklik bizlerdedir. Oysa şehitlerimizin ve gazilerimizin
haysiyetli mücadelelerini ve yiğitçe hallerini romanlaştırabilsek,
belgeselleştirebilsek, sinemaya, tiyatroya taşıyabilsek ve adlarına
türküler yapabilsek, biliniz ki, bu memlekette sanat patlaması olur!
Yine ağabeylerin sözde değil, özde kahramanlıklarını dizi film olarak
ekranlara getirebilsek, biliniz ki, bu memlekette yerel kanallar da
dâhil, bütün televizyon kanalları yayın akışı noktasında tıkanma yaşar!
Zira onlar yani bizim ışık bakışlı, altın kalpli ağabeylerimiz, devrimci
tayfalar gibi dağlarda gezmedi, şerefli Türk askerine, polisine kurşun
sıkmadı, huzur bozmadı! Şanlı Türk Devletinin bekası, necip Türk Milletinin
var olması, asil Türk gençliğinin bozulmaması ve ay yıldızlı bayrağımızın
hür olarak dalgalanması için amansız ve kesintisiz mücadele verdiler.
Çünkü kavgaları sadece sol bir örgütle sınırlı değildi. Dört bir taraftan
yurdumuza girmiş, dünya emperyalizmine karşıydı.
Şimdi hal böyle iken akıl, ahlak ve vicdan yoksunu birtakım kimseler,
çıkıyor televizyon ekranlarında milyonlara karşı yalan ve yanlışlıklar
içinde iş yaptıklarını, daha doğrusu bir halt yediklerini sanıyorlar.
Sansınlar! Hatta övünsünler kendileriyle! Neticede kahramanları da
anlayacak, hatırlayacak, alkışlayacak ve selam duracak yine kahramanlar
olacaktır! Kimler mi? Tabiî ki genç Özmenler, Önkuzular, İmamoğlular,
Pehlivanoğlular, Duracıklar ve Esendağlardır!
Yaşasın Tam bağımsız Türkiye!
Yaşasın büyük Türk Milleti!
Ve selam olsun, ‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene’ dedikleri için can vermiş
şehitlerimize…
Ve selam olsun onca eziyete ve baskılara rağmen “Nerede kalmıştık?”
diyerek, kaldıkları yerden Kızıl Elma’ya doğru at salan gazilerimize…
Tanrı Türk’ü Korusun!