Unutmak Tükenmektir !

 

 

 

14 Şubat 2008

Resul Çakır

PARS VE ALMILA

Gülistana bahar gelir / Sen gelirsen
Olsa dahi iklimin zemheri
Bozkırda açan gonca gül misali
Şenlendirir vahdetin bu köhne şehri…
Cumhur Bulut

Gönül dünyamızda kıydığımız nikâh vardı seneler önce. Ben ve “kutlu dilek”…

Ona gönlümüzden fışkıran en güzel nağmeleri besteliyor, derinlerden gelen ‘kutlu ses’ ile ürkütmeden yaklaşıyorduk, büyüsü bozulmasın diye. Öylesine güzel anlaşıyorduk ki, neredeyse hayatımızın tek ve gerçek anlamı nikâh kıydığımız ‘ kutlu dilek ’ olmuştu. Daha tanışır tanışmaz ‘keşke’ler başladı beynimizin her kıvrımında. Keşke daha önce tanışaydık ve nikâh kıysaydık diye.

Tatmaya başladığımız bu duygu karşısında utangaçlıktan ziyade gurur duyuyorduk. Çünkü bizleri çok öncelere götürmüş, hem ulvi, hem kâmil, hem de erdem, fazilet, üstün feragat ve cesaret sahibi olan ve de ender bulunabilen şahsiyetlerle sadık dost oluvermiştik. Bir yanımızda Mete, diğer yanımızda Attila ile Batı topraklarında gezerken; selam veriyordu karşımızda Binbaşı Böğü Alp, Yüzbaşı Işbara, Yüzbaşı Gökbörü ve Onbaşı Sançar’ dan oluşan kahraman Kür Şad ordusu.

Onunla tanıştıktan sonra deyim yerindeyse yürüyemez olduk Bornova sokaklarında. Artık haz vermiyordu, adeta sıkıyordu canımızı tüm İzmir. Çünkü ruhumuz Bilge Tonyukuk ile Ötüken’ de dolaşmak, Onbaşı Yamtar ile at üzerinde ok atmak istiyordu. Yeni bir Göktürk Devleti içinde kendimize de yer hazırlıyorduk. Sabah erken kalkıyor, en yakınımızla güreşiyor, Kemal Paşa’nın ormanlıklarında elimizde eski bir kırma ile dağ- taş arıyorduk mazinin parlaklığını.

Keyfimize söz söyleyecek yoktu doğrusu. Çünkü Sultan Alparslan’ın ordusuyla beraber Malazgirt’te namaz kılmıştık. Sonrası malum. Anadolu’ya giren ordunun muzafferiyetinden kendimize de pay çıkarıp çocuk yaşta akranlarımıza: “Biz var ya biz, kimlerle tanıştık biliyor musunuz?“ diyerek olanca saflığıyla gülücükler saçıyorduk etrafımıza.

Aksakallı Osman Bey’in sırtımızı sıvazlayıp, “Timur’la Yıldırım arasındaki nefreti kaldırın!” dediğini işitiyorduk. Billur sesli IV. Murat ile birlikte tebdili kıyafet ederek halka yakınlaşmayı, Hz. Fatih’in emirleriyle İstanbul’u fetheden askerlerin arasında yer alarak ‘fahri sultan’ Hz. Peygamber’in övgü dolu sözlerine mazhar olabilmeyi arzuluyorduk. Bu istekler bitmiyordu. Bitmeyecekti de…

Çünkü o uslanmayan kan şimdi bizlerin bedenindeydi.

Üç kıtaya ayak basan ecdadımızı, susuzluktan çatlamış dudaklarımıza aldırmadan, kar, tipi ve boran altında arıyor, yakınlaştıkça da her birinin manevi huzurunda esas duruşa geçerek ruhlarına Fatihalar yolluyorduk. Yavuz’un altın yelesinde sır olmuş düğümleri çözebilmenin bünyemizde yaratmış olduğu heyecan ile delicesine bir tutkuyla Abdülhamit’e koşuyor, Yıldız cehenneminde kurtuluşunun muhasebesini yapıyorduk. Evet, asırlık ‘sır’ aynı idi. Değişmemişti. Değişmeyecekti de…

Sonra Cumhuriyetin bizi beklediğini işittik. Eğildik, kulak verdik kendisine. Güneş sarısı saçları, deniz mavisi gözleri ile ‘evladı fatihan’ diye anılan toprakların bağrından çıkmış bir Türk erinin, “Ben de tarihe kaydolmak istiyorum.” dediğini öğrendik. Etrafına topladığı isimli isimsiz kahramanlar ile yitik yazgımızı yırtıp atışını, büyük bir keyifle izledik. Bedr’in arslanlarına denk olan gül yüzlülerin nasıl efsane olduklarına gıpta ile baktık.

Aşkımızda azim ve mücadele, fedakârlık ve çile vardı. Yılgınlığa düşmemek, yıkılmamak ve satmamak vardı. Olmazsa olmazlarımız vardı. Yani imanımız, yani inancımız velhasıl sadakatimiz vardı. İşte bunlardı bu zamana kadar bu sevdayı ayakta tutan. Türk’e eş olan yiğit Alp Arslan, sevdamızın mimarı ve emniyet sübabı idi. Onun tarih kokan ölümsüz şahsiyetinde, nice bahadırları, kızanları, leventleri ve bitmek bilmeyen baş eğmezleri gördük. Gördük ve kendimize geldik. Netice olarak da başımızı koyduğumuz kutlu dileğe gönülden âşık olduk.

İşte o an! Kelimelerin kifayetsiz kaldığı an… Ruhumun sersemleşerek, beynimin yarısını yitirmeme sebep olan o an… Dizlerimin titreyerek vücudumun büyük bölümüne felç geldiğini sandığım o an… Ağzımdan “Tanrım!” sözü çıkıvererek gözlerinin içine bakakaldığım o an…

Bir şeyler olmuştu. Hem de çok büyük şeyler. Ama bilmiyordu, bilemiyordu gönül. Çünkü acemiydi. Yaşadıkları ve hissettikleri karşısında konuşamaz olmuştu. Yalnızca bir iki soru faslı ve sonrasında kutlu dileğin öğrettiği gibi, şanlı tarihimize bakar gibi, saf bir şekilde bakıyordu, o ay parçası yüze. Her defasında onu bekliyor, ateşin içindeki gözleri hep onu arıyordu. Konuşuyorlardı vatandan, milletten, bayrağın güzelliğinden istihbaratın güçlenmesine, ecdadın çılgınlığa varan destansı mücadelesine kadar. Öyle keyif verici bir sohbet tarzı hâkimdi ki konuşmalarına, sanki uzun yıllardır birbirini tanıyan iki sıkı dostmuş gibi, her bir şeyi anlatıyorlardı birbirlerine.

Kitap! Çok önemli bir olguydu ikisi için. Okumak! Çünkü çok fazla okumak gerekiyordu. Eğer çağlar üzerinden bir sıçrayış yapılacaksa, bu mutlaka kişinin kendisini milli ruh, milli bilinç ve çağın gerektirdiği şartlara uygun olarak yetiştirmesine bağlıydı. Onun için dilden tekbir ve salâvat, elden kitap ve mecmua düşmemeli, bilakis bunlara sıkıca sarılmalı idi.

İlk kitap: “Mitçi mi? Simitçi mi?” Akabinde bitmeyen yorumlar…

Kâh “Sen nasıl okursun bu tarz eserleri?”, kâh “Anlıyor musun pekâlâ?” tarzında sorular. Buna karşılık tahmin dahi edilemeyen cevaplar: “Bunlar da nedir ki?”, “Daha ben ne kitaplar okudum. Saysam şaşar kalırsın.” Ardından kısaca bir Türk İstihbarat Teşkilâtı’nın tarihçesi. İşte o vakit insan anlıyor: Bu çok, hem de çok farklı.

Sonra hemen ortak yanlar su üstüne çıkıveriyor. Her ikisinin de dudaklarından Atsız Ata ismi zikrediliyor ki, o zaman sohbet perçinleşmeye başlıyor:

-“Sen tanıyor musun?”
-“Tanımam mı? O benim her şeyim!”
-“Benim de aynı şekilde!”

Artık Atsız Ata, bu diyalogda yumuşak geçiş olma özelliğine sahip oluyor. İkisi arasında mezara kadar değerini asla kaybetmeyecek olan şiirin dörtlükleri, küçük el telefonları ile anlam bulmaya başlıyor.

Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden?
Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.

Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;
Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan,
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse…

Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!
Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince
Gönlümdeki azgın devi rüzgârlara attım;
Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
Gözler ki birer parçasıdır sen de ilahın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,
Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!
Hüseyin Nihal ATSIZ


Çok kısa zaman içerisinde mukadderat adına ne varsa gerçekleşmeye başlıyordu. Çünkü Atsız Ata’da söylenecek şiir kalmamıştı. Atsız Ata elbette tükenmemişti. Ama fani dünyada naçiz vücudu toprak olunca, kendisi tarafından yazılacak şiir de kalmamıştı. Ardından biraz Necip Fazıl ve Mehmet Akif, biraz da Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Dilaver Cebeci, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Hayati Vasfi Taşyürek’ ten yardım alınmıştı. Ancak onların da katkısı bir yerde sonlanınca, o zaman iş başa düşmüş ve gönülden dile, dilden gözlere karşı, orijinal şiirler meydana çıkmaya başlar olmuştu. Bunun sonucunda ise, kaçınılmaz son yakalayıvermişti iki asil Türk gencini.

Lakin bir türlü işin sonu gelmiyor ve adı konulamıyordu. Dedik ya acemiydi gönül bu işlerde. Tıpkı yitik kuşağın bozkurt bakışlı, delikanlı ağabeyleri gibi. ‘Alişan Satılmış’ Hoca’nın dediği gibi: “ Bizim ağabeylerimiz, sevgililerinin ılık ellerini kavrayıp dolambaçlı sokaklarda, gözlerden ırak bir şekilde dolaşamadılar. Birbirlerine gül alıp gül veremediler. Onlar, kırmızının aşk, sarının ayrılık olduğunu da bilemediler”. Ne kadar doğru bir sözdü. Zaten buna ne imkânları, ne de zamanları vardı. Kutlu dileğin baş mimarları; demir pençeli, bozkurt bakışlı ağabeylerimizdi.

O bakımdan her birine karşı beslenen derin sevgi, saygı ve bağlılık, onlarda var olan karakterin bugünün kuşağına da sirayet etmesine vesile olmuştu. Bu vesile ile aynen ağabeylerin yaşadığı gibi bu tür bir duygu yoğunluğunu yaşayamayacağını sanıyordu zamanın Türkçü- İdealist gençliği. Fakat dönem de şartlar da değişmişti. Artık sevgiye ve sevgiliye açık bir kapı vardı. Girmek kolay olmasa da, kapının ucu ve aralığı gören gözlerce görünüyordu. Bakışlarıyla zulmün kalelerini tarumar etmiş, elleri öpülesi, altın kalpli ağabeylerin çoğunun bir kez dahi tadamadıkları ve yaşayamadıkları, o iç titreten duyguyu, onların mirasçıları olan günümüz gençliğinin de hissetmesi şüphesiz zor bir durumdu. Ancak bir o kadar da kaçınılması imkânsız bir sondu.

Sevmişlerdi birbirlerini iki yağız, asil Türk genci. Bu sevda, tıpkı kutlu dilekle kıyılan gönül nikâhı gibi değişmeyecek ve bitmeyecekti. İlk günkü samimi hissiyat sonsuza dek egemen olacaktı. Yürekte kopan fırtınalar son bulmayacak, senelerin ilerlemesine aldırış edilmeden sevgiye ve sevgiliye hürmet gösterilecekti. Dün tanışmış gibi aşk, bugün görmüş gibi heyecan, yarın uzak kalacakmış gibi de özlem duyulacaktı. Gerektiğinde yolların uzunluğu göze görünmeyecekti.

Birbirlerine çok şey borçlu olduklarının farkındalar. Özellikle de Onbaşı Pars! Tanışıklıkları geç de olsa, her şeyden memnunlar. Kömür karası saçların karı anımsatan beyazlara yenileceği ve ömrün son demlerine gelineceği ana kadar, mutlu etmeye dair verilen sözün geçerliliği sürecektir!

Yani her zaman ‘Eş ruh’ olacak, yani her zaman ‘ömrün solmayan gülü’ ve sayılardan yalnızca ‘bir’ tanesi olacaksın!

Ve tabiî ki sonsuz derece de duyacağım gururum olmaya kıyamete kadar devam edeceksin. İyi ki varsın! İyi ki cesur Almıla’sın! Ve iyi ki Onbaşı Pars’a gönül verensin!

Son söz olarak sana teşekkür ediyor; “O ay parçası nur yüzüne ve badem gözlerine, hürriyeti elinden alınmamış ve istikbali güneş gibi aydınlık olan Türk illerinde de bakabilmeyi nasip etsin yüce Yaradan.” diyorum.

Tanrı kutlu dilekle kıyılan nikâhı korusun!
Tanrı sevgiyi ve sevgiliyi korusun!
Tanrı Türk’ü korusun!



Can Verenler...