15 Ocak 2005
NEJDET'İN RUHUNA SESLENİŞ
Ayten KOÇAK
Sevgili Nejdet, "Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük" diyordun.
Gerçekten öyleymiş. Irkdaşım, arkadaşım, dostum ve eşim Nejdet, şahadetinin
18'den 19'uncu yıla dönüşünde, ülküdaşlarım, can kardeşlerin Türk Ocaklılar,
benden seni anlatmamı istediler. Seninle ilgili bir şeyler anlatmak benim
için çok zor. Nereden başlayıp, ne kadar anlatmalıyım? Her şeyi söyleyemem.
Çünkü, sen yaptığın her harekette mensup olduğun
toplumu düşünüyordun ve
biliyorum ki; hayatın boyunca gördüğün, hissettiğin, yaşadığın, fiilen
yaptığın her eylem, o toplumu yüceltmek, layık olduğu ortamda yaşatmak
içindi. Sorumluluk duygusunu bir an bile terk etmedin. Rüyalarında
bile bu
problemi çözmenin yollarını arıyordun. Kişiliğine nakşettiğin bu
tarzda,
kendin için istediğin hiçbir şey yoktu. Seni kayıtsız, serazat anlatmak
güzel; gerçeklerin bir kısmını ayıklayarak anlatmak zor ve üstelik
maksadı
da yarım bırakacak, ama ne yapayım ki çaresizim; senin millî sorumluluk
duygun bende de var. Evet Nejdet, bu bir başlangıç olmalı. Şimdi
senin de
bizimle beraber olduğunu düşünüyorum; beni, bizi anladığını çok iyi
biliyorum.
7 Nisan 1939'da Kerkük'te köklü ve itibarlı bir ailenin kızı Lütfîye
Hanım
ile eğitimci Nurettin Bey'in üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldiğinde,
ailen
ilk erkek çocuğun sahibi olmakla gurur duymuşlardı. İlkokula başladığın
gün
baban "Bugün ne yaptınız?" diye sorduğunda, "Bayrağımızı ve marşımızı
öğrettiler." demiştin. Baban ise asıl gerçeği, millî kökünü, mensubiyetini,
Türk dünyasını, Türkiye'yi bir daha hiç unutamayacağın bir şekilde
sana
anlatmıştı. Böylece ilk öğretmenin baban oluyordu. Türklük heyecanıyla
başlayan okul yılların ortaokul ve liseyi bitirmenle hitam bulduğu
bir anda,
Kerkük'te Türklüğünü haykırmış ve tutuklanmıştın. Bu hadiseden sonra
ailen
senin başka bir memlekette okumana karar vermişti.
Ankara'ya üniversiteye
girmek üzere geldiğin ilk gün ne yaptığını, daha sonra bana anlatıyorsun:"1958
yılı sonbaharıydı. Çankırı Caddesi'nde Kerküklü arkadaşlarla kalacağım
eve geldim, biraz dinlendikten sonra yürüyüşe çıktım. Ayaklarım beni,
kubbesiyle dikkatimi çeken Etnografya Müzesi'nin yanındaki Türk Ocağı'na
götürdü. Merdivenlerden çıktım, aralık bir kapıdan ışık sızıyordu.
Kapıyı
çaldım. İçeriden tatlı-sert bir ses geldi. "Otur bakalım delikanlı,
nereden geliyorsun?" dedi. Türklüğü bütün gerçeğiyle bilen ve duyan
sevgili ve sevimli Galip Erdem Ağabeyimizi bulmuştum. Bu, benim için
büyük bir şanstı.
Bu, içimi coşturan tertemiz duygulara sahip bir
grup arkadaşla tanışmamın
ilk adımıydı" diyordun. 1958'de Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi
birinci sınıfını Fen Fakültesi'nde (FKB) okuyoruz. Bazı profesörlerimizin
ders
notlan eski Türkçe dediğimiz Arap alfabesi ile yazılmış.Bu notları,
Arapçayı
çok iyi bildiği için Türk alfabesine aktarıp bütün FKB öğrencilerine
dağıtan
Makine Bölümü öğrencisi Kerküklü bir arkadaşımız var; o sensin...
Bizlere o
sıralarda Kerkük'te Irak Hükûmeti'nin Kürtleri azmettirerek yaptırdığı
korkunç katliamı, Albay Ata Hayrullah ve nice önder Türkün yollarda
sürüklenerek, parçalanarak şehid edildiklerini anlatıyordun. Bizler
alılıyorduk, Türkiye belki anlıyordu...
Daha sonra üniversiteyi bitiriyor,
fakültende kalarak master ve doktara tezlerini veriyor ve 1970'de
memleketine dönüyor, Bağdat Külliyeti Hendese Üniversitesine öğretim
üyesi
olarak giriyor, Ankara'da başladığın doçentlik tezini orada veriyorsun.
Daha sonra profesörlük tezini hazırlamaya başlıyor, üniversitede
verdiğin
derslerin dışında bir de kendi derslerini hazırlıyorsun ve tezini
takdim
ediyorsun. Profesörlük tezin rektörlükten olur aldığı halde Baas
Partisi
ilim merkezine (!) takılıyor. Bağdat'ta bulunduğun yıllan, Irak Türkleri
için son derece sıkıntılı ve çileli geçen yıllan çok iyi hatırlıyorum.
Türk
çocuklarım üniversitede, hatta lisede bile okutmak istemiyorlardı.
Kerkük
mahalli TV ve radyosundan bir saatlik Türkçe yayın kaldırılıyor,
Türkçe
eğitim yapan ilkokullar ve Türk Kültür Merkezi "kapatılıyor, Kardaşlık
Kulübü ve neşir organı Kardaşlık Dergisi, Baas Partisi yandaşlarına
zorla
devrediliyor, karı koca memur olanlar Kerkük dışına biri kuzeye biri
güneye
tayin edilerek aileler parçalanıyor, yüzlerce yıllık Kerkük şehrinin
ismi
El- Temim yapılıyor, cadde ve sokakların ismi değiştiriliyor, Türklerin
arazileri reform bahanesiyle yok pahasına istimlâk ediliyor, nüfus
sayımında
Türk ailelere kendilerini Arap kaydettirmeleri için baskı yapılıyor,
yeni
doğan çocuklara Arap ismi vermek için nüfus idaresince baskı uygulanıyor,
Kerkük çevresine kurulan 100-200 hanelik pek çok siteye Kürtlerin
ve
Mısır'dan devşirilen Arapların iskânı sağlanıyor, şehrin Türk dokusu
bozuluyor, buraya yerleşenlere ayrıca maddî destek sağlanıyor, Türklerin
Araplarla evlenmesi için masrafları devletçe karşılanacak teşvikler
uygulanıyor, tam bir baskı ve asimilasyon politikası yürütülüyordu.
Bütün
bunlardan daha vahim olarak, Irak Türk toplumunun önde gelenleri
ve aydınları
çeşitli bahanelerle tutuklanıyor, işkence görüyor, zindanlarda çürütülüyor,
yıllarca kendisinden haber alınamıyor, önemli bir kısmı idam ediliyor
veya
izi kaybediliyordu. Bütün bunlarla nasıl kahrolduğunu, nasıl isyan
ve
mücadele ettiğini çok iyi biliyorum. Biliyorsun ki, akademik kariyer
yapman
için seni zorlayan bendim. Tanrı biliyor, sana "Bu meseleyi aramıza
sokma"
demiyordum, ancak biraz daha itidalli bir ortamda mücadeleni yürütmeni
istiyordum. Gördüğüm ise, senin 2-3 saatlik bir uyku ile toplumuna
hizmette
bulunma iradendi. Çevrendeki arkadaşların çelişkiye düşmelerine,
hele hele
birbirlerini yermelerine imkân vermeyen kararlı, fakat yumuşak üslûbunla
bu
işi en iyi yapan lider konumunun farkındaydım, ama bu işin Irak dışında
da
yapılabileceğini düşünüyordum.
Sen ise meselenin odak noktasının
Kerkük
olduğunu, dışarıda kalınarak çözüm üretilemeyeceğini söylüyordun.
Senin
dediğin oldu ve haklı çıktın. Irak'ta kalmak zordu, riskliydi ve
nitekim
hayatına maloldu; ama meselenin kıblegâhı halâ Kerkük. Ne yazık ki,
bu defa
senin yerin doldurulamıyor. Bir avuç hemşehrinin ne kadar çok bölündüğünü,
birbiriyle çekiştiğini, bu yüzden çözüm üretemediğini ruhunla izliyorsun
ve
muzdarip oluyorsun.
22 Mart 1979'da tutuklandın. On ay nerede olduğunu bilemedik. Çok
kısa
zamanda o ülkede hukuk, adalet, mahkeme, savunma ve insan hakları,
insanlık
adına hiçbir değer bulunmadığı açığa çıktı. On ay sonra 16 Ocak 1980
günü
ilk ve son görüşmemizde her zamanki gibi vakurdun, idam edileceğini
biliyordun ama dimdiktin, yıkılmamıştın. Seni son dakikalarında bile
yalnız
bırakmayan gençlere "Hiçbir şey değişmesin, doğru olduğunu bildiğiniz
yolda devam edin, söyleyin arkadaşlara korkmasınlar, ben kimsenin
adını vermedim,
ağaç budandıkça göverir, bu dava yerde kalmayacaktır." öğüdünü veriyordun.
Aynı görüşmede," ağacın özünde de kurt var." demiş ve eklemiştin" 27
gün önceki mahkemede beni ihbar edenlerin isimlerini verdiler ve "Sen
bu toplumun liderisin, bir isim listesi vereceğiz, bu listede tanıdıklarının
karşısına işaret koyarsan kurtulursun, senin için pek çok devletin
teşebbüsü
var, görevine iade edip göz önünde bulundurmamızı istiyorlar, aksi
halde
idam edileceksin" dediler. Ben listeyi görmek istemiyorum, siziniftira
ettiğiniz gibi vatana ihanet etmedim, bu vatana ihanet etmedim, bu
vatana
ihanet etmem, sadece Türküm ve Türklerin de öz memleketlerinde herkes
gibi
bütün haklarına sahip olmalarını istiyorum" demiştin.
Almadan vermesini bilen bir lider olarak son sözün hala kulaklarımda: "Ağaç
budandıkça güverir." Ben de 18 senedir bu güvermeyi " başkasını karalamadan
işini yapacak" bir lideri bekliyorum.
Şehitler cennetindeki ruhun şad olsun Nejdet.

Defalarca saldırıya maruz kalan Nejdet Koçak'ın
kabir taşı yeniden yapıldı.