23-Temmuz-2003
YATTIĞI TOPRAK TUTTUĞU BAYRAK BELLİ,
KİM DEMİŞ "MEÇHUL ASKER" DİYE !..
ÜLKÜCÜ ŞEHİTLERİN KABRİ YAPILIYOR !..
Recep Küçükizsiz öncülüğünde başlatılan
Ülkücü Şehitlerimizin Kabirlerini yaptırma çalışmaları Türkiye çapında
bir kampanyaya dönüştü.
Yurdumuzun temiz pak toprağında yatan Şehitlerimizin
kabirleri bölgedeki ileri gelen ülkücülerin önderliğinde yapılmaktadır.
Bunların çoğusu isimlerinin zikredilmesini istemeyerek bize resimleri
yollamaktalar. Recep Küçükizsiz'de özellikle isminin yazılmasını istememesine
rağmen bizler, örnek olması bakımından Soma Şehitlerinin kabirlerini
eski ve yeni hali ile sizlere sunuyoruz.
MHP bütçesinin rakamlarını telafuz etmekte bile zorlanırken
bu partinin idealleri uğrunda can veren ülkücülerin yattığı yerleri
görmek açısından bir numune.

(Eski Hali) Şehit Halil Ataş.. Kabir
kaybolmak üzere..


yeni hali

4 Sene İktidarda Kalan MHP yöneticileri
Bir Günlük Yemek Paranız Bile Bu Kabri yaptırırdı !.. Utanın ve başınızı
öne eğin !..
********************************
Recep Küçükizsiz
HALİL ATAŞ
17.Mayıs.1934
- 23.Ağustos.1979 Manisa’nın Soma ilçesinden olup 45 yaşındaydı. Ailece
Ülkücüydüler. Taş mahallesi’nde oturuyordu. Evli ve iki çocuk babasıydı.
Soma Linyit Kömürü Maden İşletmesi’nde işçi olarak çalışıyordu.
Olay günü, mübarek Ramazan Bayramı arifesinde iftara
yakın saatlerde oğlunu çağırmak için gittiği çarşıdan eve dönerlerken
yolda bir grup komünist militanın açtığı yayılım ateşi neticesi tek
kurşunla gözünden vurularak şehit oldu.
Olayda oğlu da ağır yaralandı. Cenazesi, Çaltılık
Mezarlığı’na defnedildi. Daha sonra oğlu da şehit düşünce oğlunun
yanına Güney Mezarlığı’na nakledildi.
HALİL İBRAHİM ATAŞ
25.Eylül.1954
- 23.Temmuz.1980 Manisa’nın Soma ilçesinden olup 26 yaşındaydı. Ailece
ülücüydüler. Taş mahallesi’nde oturuyordu. Yeni evlenmişti. Soma Ülkü
Yolu Derneği’nde muhasip olarak görev yapıyordu.
Olay günü mübarek Ramazan ayında cezaevinde tutuklu
bulunan Ülkücü bir arkadaşının mahkemesi için gittiği Akhisar’da geçirdikleri
bir trafik kazası neticesi yanında bulunan iki Ülküdaşıyla beraber
şehit düştü. Cenazesi, Güney Mezarlığı’nda toprağa verildi.
TACETTİN AKKAŞ
25.Şubat.1958 - 23.Temmuz.1980 Manisa’nın Soma ilçesinden olup 23
yaşındaydı. Taş mahallesi’nde oturuyor, elektrik tesisatçılığı yapıyordu.
Askerden yeni gelmişti. Soma Ülkü Yolu Derneği mensubuydu. Olay günü
mübarek Ramazan ayında Ülkücü bir arkadaşının mahkemesi için gittiği
Akhisar’da geçirdikleri bir trafik kazası neticesi yanında bulunan
iki Ülküdaşıyla beraber şehit düştü. Cenazesi, Soma’nın Çerkez-Hamidiye
köyündeki mezarlığa defnedildi.
ALİ OKTAN
23.Temmuz.1980 İzmir Barosu avukatlarındadı. Ailesinin tek erkek çocuğuydu.
Olay günü mübarek Ramazan ayında Ülkücü bir arkadaşının mahkemesi
için gittiği Akhisar’da geçirdikleri bir trafik kazası neticesi yanında
bulunan iki Ülküdaşıyla beraber şehit düştü. Cenazesi, İzmir’de toprağa
verildi.
HALİLLERE AĞIT
Bu hikaye hazin, bu yara derin...
Dilim varmıyor bedduaya ama yüreğim ağulu...
Dostlar beni anlar, yâran beni bilir
Sitemim hiç isyana dönüşmedi, Allah bilir...
...............
Manisa’nın Soma ilçesindenim evlat. Kömürün karası
bahtıma vurmuş nereden bilirim. Sabah gün ışırken çıkarım, gün kavuşurken
dönerim. Bileklerimin zoru ile koparırım kömürü damardan. Alnımdan
akan terim bitimsiz yol olur yüzümde Yokluğa, zulme, düşmana olan
kinim salladığım kazma ile parçalanır... Akşamları küçük evime vardığımda
vefalı eşim ve sevmeye doyamadığım iki oğlumla sevinirim... Evet,
ben HALİL ATAŞ... Tevellüt 1934, aklım ereli beri madende çalışırım
evlat.
..............
Ortalık alev alev yanıyor. Ağustos’un sıcağı değil
sadece kavuran Yalımları bütün Ülkücüleri kavurmak için uzayan Kızıl
dilli yılanlar kıvrılarak sarıyor etrafımızı Yıl 1979, aylardan Ağustos,
Ramazan bitmek üzere... Son günlerde Soma’da bir işler dönüyordu,
yabancı simalar doluşmuştu ilçeye Zaten sayıca çok az olan Ülkücüler,
sağda solda saldırıya uğruyor, tartaklanıyorlardı.
...........................
Çarşamba günü, Ülkü Ocaklarındaki arkadaşları ile
görüşmeye, İzmir’e gitmişti Halil İbrahim Baba huzursuzdu. Bütün gece
uyuyamamış, sabahı zor etmişti. Halil İbrahim hala yoktu. Mübarek
Ramazan’ın son günüydü, ağızı oruçlu gitmişti madene... Çalışmamış
adeta kendi kendini yemişti saatlerce. Eve gelir gelmez de Halil İbrahim’ini
sormuş, kurulmakta olan iftar sofrasına bakmamıştı bile Evde bayram
hazırlığı bitirilmişti ama yüzler gülmüyordu. Telaş içerisinde Haluk
geldi dışarıdan, yolda bir grup komünist militan önünü kesmişti Bu
arada “Ağabeyim gelmiş, baba” dedi. Tedirgin bekleyiş içerisindeki
baba için bu bir işaret oldu. Hemen kalktı ve Halil İbrahim’ini bulmak
için sokağa fırladı.
.........................
Ne oruç olduğunun farkındaydı, ne de vücudunun ağırlığını
hissediyordu ayakları. Panik içerisindeydi.Yürümüyor adeta uçuyordu.
Sahi, Halil İbrahim’in nerede olduğunu da sormamıştı ya. “Amaan, nerede
olacak...sabah akşam çıkmadığı Ocak’tadır gene” dedi içinden. İstayona
doğru yönelmişti ki, karşıdan gelen Halil İbrahim’i görerek durdu.
İftar vaktidir diye kendini tutuyordu, yoksa ağzına gelenleri sayacaktı
yüzüne. Sinirli sinirli:
-Oğlum evde sofra hazır, hemen yürü, dedi sadece.
İftar olmasına çok az kalmıştı. Yolu kısaltmak için:
-Mezarlığın içinden gidelim, dedi ama Halil İbrahim
duymadı belki de.
Ortalıktan el ayak çekilmişti. Sokak aralarında koşuşturan
kendileri gibi geç kalmışın bir kaç kişinin dışında kimseler yoktu.
Belediye Durağı’nı geçtiler. Tam, Asmalı Kahve’nin önünden geçiyorlardı
ki, birden üzerilerine sağanak halinde kurşunlar yağmaya başladı.
Baba, mütevekkil... Daha ilk kurşun atıldığında içindeki huzursuzluğun
kaynağını bulduğunu anladı..
..........................
Caddenin üstünde karşılıklı durmuş 3-5 kafir, ellerindeki
silahlarla Baba-Oğul Halilleri çapraza almış üzerilerine yayılım ateşi
açmaktaydılar. İlk kurşunu göğsünden yiyen Halil İbrahim, can hıraş
bir sesle “Babaaa......” diyerek iki büklüm yere yıkılınca, zaten
şaşkın vaziyette olan baba, içgüdüsel bir refleksle oğluna siper olmak
için üzerine atıldı. Bu arada gözünden girerek beynine saplanan tek
kurşunla vurularak orada şehit oldu.
............................
Halil İbrahim, babası üstüne düştüğünde kendini toparlamaya
çalışıyordu. Babasının al kanlara bulanmış kafası kolunun üstüne geldiğinde
korkunç bir haykırışla ayağa kalktı ve şuursuzca ileri atıldı. Yumrukları
sıkılı vaziyetteki kollarını kin ve hınç ile sallayarak komünist katillerin
üzerine doğru koşmaya başladı. Bu arada bir kaç kurşun daha yedi.
Canını dişine takmış vaziyetteydi Halil İbrahim. Sendeledi ama düşmedi.
Yanlarına yaklaşınca da kuyrularını bacaklarının arasına kıstıran
itler gibi arkalarına bakmadan kaçtı katiller. Az sonra, ağır yaralı
durumdaki Halil İbrahim’in dengesi bozuldu, dizlerinin dermanı kesildi,
ve olduğu yere yığılıp kaldı.
.................................
Gözlerini açtığında olayın üzerinden bir hafta geçmişti.
İzmir Ege Üniversitesi Hastahanesi’nin yoğun bakım bölümünde yatıyordu.
Başında bekleyen anası “Allahım kocamı aldın oğlumu bana bağışla”
diyerek yaşlı gözlerle dua ediyordu.
.........................
Baba Halil ATAŞ, iş arkadaşları ve komşularının katıldığı
hazin bir törenle Çaltılık Mezarlığı’nda toprağa verilirken bile Halil
İbrahim’in akıbeti konuşuluyordu. İzmir’deki “hastahaneden sağ çıkarmazlar
onu” diye kanaat belirtiyordu bazıları... Aylar ayları kovaladı, doktor
doktor hastahane hastahane dolandı Halil İbrahim. Allah’ın verdiği
ömrü yaşadı.
.....................
Soma’da masum bir Ülkücü’nün canına kastedenler,
ilçeyi kontrollarına alıp hakimiyetlerini sürdürmek için devamlı olaylar
çıkarıyorlar, vatanın bu güzel parçasını kızıl bir diktatörlüğün hüküm
ferma diyarı haline getirmek için uğraşıyorlardı. Bir avuç serdengeçti
ise canları pahasına bu amansız saldırıların hedefi olmuşlardı. Onlara
saldıran sadece ağızlarından salyalar saçan kızıl köpekler değildi.
Sanırsın polisi, mahkemesi bir olmuş bütün güçleri ile vatanın bu
aziz evlatlarını yok etmek için uğraşıyorlardı.
Gün geçmiyordu ki, bir Ülkücü saldırıya uğramasın,
kurşunlanmasın, dövülmesin... Gün geçmiyordu ki, bir Ülkücü sudan
bahaneyle karakola çekilip dövülmesin... Gün geçmiyordu ki, bir Ülkücü
uydurma iddialarla tutuklanıp hapse atılmasın... Yılmadılar, bıkmadılar,
korkusuzca bir inanç uğruna verilebilecek mücadelenin en muhteşemini
canları pahasına verdiler...
....................
Süleyman’ı karakola çeken Pol-Der’li polisler, yaptıkları işkence
yetmiyormuş gibi bir de uydurma fezleke hazırlayıp makemeye sevk etmişlerdi.
Akhisar adliyesindeki malum zihniyete sahip bir hakim ise evraka bile
bakmadan tutuklanmasına karar vermişti Süleyman’ın... Halil İbrahim,
yüreğinde unutamadığı acılara, bedenindeki kızıl kurşun yaralarına
aldırmadan seferber oldu. Hemen İzmir’e gitti bir koşu... Avukat buldu...
Süleyman’ın hapisten kurtulması için ne gerekiyorsa yapacaktı... Avukat,
tutuklama gerekçesine bakıp gülmüş ve ilk mahkemede olmazsa ikinciden
alırız diyerek yürek ferahlatan sözler etmişti. Halil İbrahim mutluydu.
“Önümüz Ramazan, inşaallah Bayram’dan önce çıkar Süleyman” diyordu.Bu
haberi Süleyman’ın ailesine de iletti.
...................
O gün, iftar vakti Tacettin’le beraberdiler. Bu can
yoldaşı, samimi arkadaşı sıkıntılı zamanlarında kapısını çaldığı tek
dostuydu. Yarın, Süleyman’ın mahkemesi vardı ve mutlaka duruşmaya
gitmek gerekiyordu. İzmir’deki avukatı telefonla aramış, konuşmuş
ama duruşmaya geleceği hususunda içinde bir şüphe vardı. Tacettin’e
de bunu anlattı. Bu işi şansa bırakamayız diyordu. Tacettin de aynı
düşüncedeydi. Gece ayrılırlarken, yarın sabah erkenden buluşmak için
sözleşmişlerdi.
........................
Tacettin babasının emektar arabasını almış, mahkemeye
gitmek için sabah saat 05.00’de Halil İbrahim’lerin kapısını çalmıştı.
Ağızları oruçlu bu iki Ülkücü gönül eri, besmele ile yola koyuldular.
Bir solukta İzmir’e varmaları gerekiyordu. Çünkü avukatı alacaklar
ve daha sonra da duruşmaya katılmak için Akhisar’a döneceklerdi. Sabahın
erken saatinde rahat bir yolculukla İzmir’e vardılar. Yolda Halil
İbrahim, avukatların artık siyasi davalara girmekten çekindiklerini
ve bu sebeple de çoğu zaman duruşmalara katılmadıklarını anlatmıştı.
Gerçekten de avukatlık bürosuna vardıklarında genç bir avukatı kendilerini
bekler buldular. Halil İbrahim, yanılmadığını anladı. “Demek gelmesek
Akhisar’a giden olmayacaktı” dedi. Tacettin ise “duruşma saatinden
önce adliyede olursak belki Süleyman’la da görüşebiliriz” diyordu.
Fazla oyalanmadan tekrar yola düştüler.
....................................
Temmuz’un sıcağı Akhisar’ı ölü şehir haline getirmişti. Yollarda pek
bir hareketlilik yoktu. Mecburiyet olmasa tepelerine geçen güneşten
bizar insanların değil yürümek evlerinden dışarı bile çıkmak istemedikleri
yüzlerinden okunuyordu.
Hakim, mübaşirin önüne bıraktığı dosyayı gönülsüz
gönülsüz açtığı zaman, duruşma başlamış oldu. İki de bir alnından
şakaklarından süzülen terleri silen hakim, baygın gözlerle dosyaya
şöyle bir göz attı. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslattıktan sonra
tutuklu ve vekiline bile bakmadan katibe:
-Yaz, gereği düşünüldü, dedi
Dinleyici bölümüne alınan ve daha oturmadan karara
geçildiği için ayakta bekleyen Halil İbrahim ve Tacettin’in oruçlu
ağızları dualarla kıpır kıpırken, yüzleri de pancar gibi kızarmıştı.
Bu sırada genç avukat zemberekten fırlarcasına atıldı.
-Sayın hakim bey, müvekkilim asılsız bir isnattan
dolayı yeteri kadar tutuklu kalmıştır...
Hakim, sözünü tamamlamasına fırsat vermeden sesini
yükselterek:
-Dosyayı incelemeye imkanım bile olmadı, tek başımayım,
biz de insanız değil mi..!”
diyerek katibe dönüp gelecek duruşmanın tarihini
yazdırdı.
Mahkeme salonundan çıktıklarında üçünün de zihninde
“Yer gök adalet üzere deveran eder ve zulüm ise asla payidar olmaz,
Allah yardımcımız olsun” düşünceleri vardı. Arkadaşlarının tahliye
edilmemesinin utancıyla biri birlerinin yüzüne bakmaktan kaçınan bu
üç mahçup Ülkücü hüzünle adliyeyi terk etti.
..........................
Soma’dan sabahın köründe yola çıkmışlardı. Oruçlu
vaziyette bu sarı sıcakta çektikleri eziyetten çok mahkemenin kararı
ağırlarına gitmişti. Genç avukat, daha önce okuduğu dosya münderecatına
göre yorum yapıyor ve mahkemenin duruşmayı ertelemesinin Süleyman
için büyük bir talihsizlik olduğunu anlatıyordu.
-Süleyman’a otobüs taramış diyorlar. Ne tarandığı
söylenen otobüste kurşun deliği var, ne de olay yerinde bulunmuş bir
boş kovan... İki komünist itin ifadesiyle polisler dosya düzenlemişler...Tabanca
nerede, yaralı kim..? Bu düzmece iddia ile bir insanı hapiste tutmak
kadar ağır bir zulüm olamaz, diyordu.
Halil İbrahim, direksiyonun başında utana sıkıla
söze girdi.
-Ne dersiniz Avukat bey, bir sonraki mahkeme kesin
olarak çıkar mı..?
Genç avukat, dosyanın hukuki durumunu tahlil ederken,
bindikleri araç da yavaş yavaş Akhisar’ı terk ediyordu. Tacettin:
-Akşama iftara evde oluruz inşaallah, dedi.
Akhisar’ın çarşısını geçmişler, İzmir asfaltına doğru
gidiyorlardı. Az sonra önlerinde kara yılan gibi kıvrılarak uzayan
yola ulaştılar. Tacettin ile genç avukat hala mahkemenin kritiğini
yapıyorlardı. Halil İbrahim, mahzun bir suskunluk içerisinde arabayı
kullanıyordu. Kayalıoğlu kasabası yakınlarına varmışlardı ki birden
korkunç bir hızla üzerilerine doğru gelen bir otobüsün peydalandığını
farketti Halil İbrahim. Direksiyonu hafifçe sağa kırarken önlerinde
güdümlü bir bomba gibi patlayan çarpışmanın ardından hızla sürüklenmeye
başladılar. Sanki kainat altüst oluyor, gözünün önünde dağlar pamuk
gibi savruluyordu. Babasını gördü bu arada Halil İbrahim...Bu defa
gülerek yaklaşıyordu kendisine:
-Oğlum evde sofra hazır, hemen yürü, dedi sadece.
Anadol marka araba az sonra şarapnel parçacıkları
gibi paramparça olmuş bir vaziyette şarampola doğru savruldu. Yer
ile gök kavuşmuş, melekler selama durmuştu.
İnna lillahi ve inna ilahi raciun.
............................
Bütün Soma ağladı Halil İbrahim ile Tacettin’in ardından.
Kalabalık bir cenaze merasimi ile defnedildiler. Bu dava için verilebilecek
mücadelenin en muhteşemini canları pahasına vermişlerdi... Ruhları
şad mekanları cennet olsun.