Unutmak Tükenmektir !

23-Temmuz-2003

Recep Küçükizsiz

BU BENİM ALIN YAZIM DEĞİL, HEPİMİZİN VEBALİDİR..!


Uzaktaymış gibi görünen çıplak yumru tepelerin çevirdiği, etrafında devasa bacaların göğü delmeye azmetmiş gibi boyunlarını yukarı doğru uzattıkları orta halli bir Anadolu ilçesinde eski bir ev....

Başından eksik etmediği yeldirmesinin çevrelediği yüzü, kahır yüküyle yıpranmış genç yaşta kocamış bir kadın, akşamın alacakaranlığı gibi üzerilerine çöken çaresizlik sancılarının ve umarsızlık kıvranışlarının, Allah’a tevekkül sınırlarını zorladığı ümitsizlik anlarından birini yaşıyordu.

Ayşe’nin sızlanmaları başlamıştı yine:

-Ana dişim ağrıyor, dayanamıyorum, deyip duruyordu devamlı.

..........................

Ailenin tek kızıydı, Ayşe. Zaten iki kardeştiler. Bir de küçük erkek kardeşi vardı. İmkansızlıklar sebebiyle okula fazla devam edememiş, hayatın baharında gencecik bir kızdı.. Babası, hayatın darbeleri ile bozulan dengesini tamamen kaybetmemeye çalışan bir kamyon şoförü, anacağızı ise gün yüzü görmemiş bir ev hanımı...

-Kızım, biliyorsun baban işsiz, ekmek alacak paramız bile yok... ama vallahi evlere temizliğe gideceğim, bu parayı bulacağım...

Genç kadın, Ayşe’nin dayanılmaz acılarını, hergün aynı şekilde sürüp giden bu konuşmalarla dindirmeye çalışır, bu kötü kaderin ta ezelden sadece kendisinin değil bütün aile fertlerinin alnına yazılmış olduğunu düşünürdü.

....................

Misafir odasındaki camlı dolabın üstünde asılı duran resimlerin hikayesini ölene kadar gözünün yaşı bir türlü dinmek bilmeyen babaannesinden dinlemişti, Ayşe.

“...Bir zamanlar kara dinli, kızıl kafirler varmış bu memlekette. Ağızlarından salyalar akarak dolaşır, ellerindeki kocaman silahlarla büyük küçük demeden herkese zarar verirlermiş. Dedesi hiç sevmezmiş onları. Hele amcası nefret edermiş bu azgın köpeklerden. Seneler önce daha Ayşe’nin doğmadığı yıllarda bir mübarek Ramazan ayında sofrayı hazırlamış babaannesi. Buz gibi soğuk ayran da yapmış oğluna, kana kana içsin diye. Dedesi, “oğlum gelmeden bu iftar olmaz, yarın bayram..” der durur, dört dolanırmış küçücük evin içinde. Oruçlu ağzıyla babaennesi de bildiği bütün duaları okurmuş bu arada.Sonra dedesi, dayanamamış, oğlunu bulup eve getirmek için telaşla gitmiş çarşıya...”

Gözlerinde tomur tomur biriken yaşları buraya gelince tutamayan babaanneden dinlediği bu masalımsı bu hikayenin sonunu hiç bir zaman öğrenememiş Ayşe kız.

.....................

Babaannesi küçük Ayşe’yi her bayram arifesinde elinden tutar evlerine yakın eski bir mezarlığa götürürdü. Kocaman ağaçların koyu gölgeleri altındaki bu yemyeşil mezarlıkta bir yere gelince babaannesi

-İşte yavrum deden burada yatıyor, derdi.

Bir kenarına iliştiği, bu başında bir taş bile olmayan, yabani otların daladığı toprak parçasının etrafını temizler, bir taraftan da kendi kendine konuşurdu:

-Ahh Halil’im ahh, bizi sahipsiz koydun gittin... evimin direği yiğidim...sana kıyanlar onmasınlar...dünyalarına doymasınlar...rahat uyu Halil’im...

Evin babası ve dağ gibi bir oğulu peşpeşe ahirete yolcu eden babaanne, bildiği bütün dualarını yapar Ayşe kıza da öğrettiği bütün sureleri okuturdu.

Oradan kalkıp biraz daha uzaktaki başka bir mezarlığa daha giderlerdi. Yolda her zamanki gibi

-Babasından ayrı oğul olur mu..? diye kahırlı kahırlı söylenirdi babaanne.

Yeni mezarlık, öyle pek kalabalık olmazdı. Burada da çorak bir toprak parçasının yanında dururlar, yakındaki bir çeşmeden Ayşe kızın getirdiği suyla hafif kabarık bu toprağı sularlardı.
Eve döndükten sonra bayram sabahına kadar babaanne ağzını açıp kimseye tek bir laf etmez, sabaha kadar da namaz kılar, zikir çekerdi.

.....................

Ayşe, yıllarca öğrenemediği bu hikayenin sonunu dişinin ağrısından duramaz hale geldiği bir gün babasından dinlemişti.

Yıllar önce dedesi ve amcası, büyük bir adamla aynı yola baş koymuşlar ve kutlu bir davayı kendilerine gaye edinmişler... Dedesi partiye, amcası derneğe gidermiş hergün. Babaannesinin anlattığı masalımsı hikayedeki gibi değilmiş gerçekler meğerse... Komünist katiller, mübarek Ramazan ayında arife günü hem de iftar saatinde ezanlar okunurken vurmuşlar dedesini. Arkasından amcası yine mübarek bir Ramazan günü, cezaevinde yatan Ülkücü bir arkadaşını kurtarmak için avukat tutup mahkemelerini takip ederken geçirdiği bir trafik kazası neticesi parçalanarak rahmetlik olmuş...

Mahkemelerin biri biterken diğeri başlamış, bütün aile adliye kapısı ile avukat bürosu arasında yıllarca sürünmüş. Çünkü, trafik kazasından sonra olay yerinde zabıt tutan polisler amcasının haksız olduğunu yazmışlar. Karşı taraf da tazminat davası açmış. Ellerindeki tek varlıkları olan dedesinden kalan evi almak istiyorlarmış bedel olarak...

........................................

Bu acı hatıraları dinledikten sonra çok dalgın olmuştu Ayşe. Artık eskisi gibi dişinin ağrısından şikayet etmiyordu. Bir zaman sonra burnu tıkandı Ayşe’nin, derken gözleri de bozulur gibi olmuştu. Cılız gövdesinin üstünde taşıdığı, baş değil korkunç ızdıraplarıydı.
Ama, hiç umursamıyordu, o küçücük beyninde sadece kendisinin değil bütün aile fertlerinin alnına yazılmış olan bu kötü kaderi düşünüyordu.

Babası, daha gencecik yaşta babasını ve ağabeğini kaybettikten sonra, gözü yaşlı anası ve daha evliliğinin senesi dolmadan dul kalan ağabeğinin hanımı ile beraber hayatın bütün zorluk ve çilelerine göğüs germeye çalışmıştı. Yokluktan okulunu bitirememişti. Annesine bağlanan iki kuruşluk dul aylığı ile bu üç boğaz yarı aç yarı tok idare etmişlerdi. Derken ihtilal olmuş, zaten üçü beşi geçmeyen eş, dost ve çevrelerini de büsbütün kaybetmişlerdi.

........................

Küçükken, evlerinde Başbuğ denen o büyük adamın resimleri asılıydı. Bir gün babası, çok sinirli bir vaziyette eve gelmiş ve annesiyle yüksek sesle bir şeyler konuştuktan sonra duvardaki bozkurt ve üç hilal resimleri gibi Başbuğ’un resmini de indirmişti. Babasının sözlerini olduğu gibi hatırlıyordu:

-Babam ideolojık sebeple vurulmuş, ağabeğimin de Ülkücülükten sabıkası varmış...

Evet, işe girmek için müracaat ettiği yer, bu gerekçelerle işe almamıştı babasını.

.........................

Evlerinin kapısını pek çalan olmazdı. Tek misafirleri ise evlerinin bitişiğindeki komşularından başkası değildi. Bu baba dostu komşu, hiç bir zaman aile ile ilişkisini kesmemişti. Ayşe, bayramlarda bir tek onlara giderdi el öpmeye... Birgün, bu komşularında oynarken duyduğu sözler acayip bir şekilde içini burkmuştu. “Demek öyleymiş...” diyerek günlerce sayıkladı, yemekten kesildi Ayşe.

Annesinin can dostu, evin her şeyi olan Emine yengesi bir gün birden bire ortadan kaybolmuştu. Yengesini her sorduğunda annesi onun bir yere gittiğini ama bir gün geleceğini söylemişti. İşte, komşu teyzeler aralarında konuşurken Emine’nin 2. çocuğuna hamile olduğunu söylüyorlardı.

Ayşe, babaannesi öldükten sonra evin tek geçim kaynağı olan dul aylığı kesildiği için o sene okula çantasız gittiğini hatırlıyordu. Emine yengesi de işte tam bu sıralar kaybolmuştu...

............................

Aylardır işsiz olan ve evden kahveye kahveden eve bir hayat yaşayan babası bir gün yerinde duramaz bir halde eve gelmişti. Konuşurken ağızından çıkan kelimelerin bir kısmını yutuyordu.

-Ağabeğimin bir arkadaşı beni buldu, bana iş verecek...

Babaannenin ölümünden yıllar sonra ilk defa bir sevinç dalgası bütün aileyi coşturmuştu. Askerdeyken şoförlük öğrenen babam, askerden geldikten sonra Sürücü Kursu’na gidip ehliyet almıştı. Rahmetli amcamın bir arkadaşı yeni aldığı kamyona babamı şoför yapacaktı. Ayşe’nin aylar sonra ilk defa bir bebeği oldu. Babası, İzmir’den almıştı. Sarı uzun saçlı, mavi gözlü bu bebeği çok sevmişti Ayşe. Onunla beraber yatardı geceleri.İşe başladıktan sonra hep uzak yerlere giden babasını pek görmezdi.

Bir gün yine eskisi gibi evde kalmaya başlayınca babasının işten ayrıldığını anladı Ayşe.
Babasına sorduğunda:

-İş yok, piyasa krizde...Mazot parasını bile kurtarmadığı için sahibi kamyonu satıp kahvehane açtı, demişti babası...

.......................

Babaannesinden sonra annesi devralmıştı gözyaşı nöbetini... Günde beş vakit namazını kaçırmayan bu zavallı kadın gece gündüz ağlıyordu. Ayşe bir gün hıçkırarak ağlayan annesine sarılıp:

-Niye bu kadar çok ağlıyorsun annem, dediğinde ilk defa kendisini bir arkadaş gibi karşısına alıp konuşmuştu annesi.

-Baban, yaşamaktan vazgeçmiş kızım, kendini öldürmek istiyor...diyerek duyduğu olayı anlatmıştı Ayşe’ye.

O gece, Ayşe de kardeşi de uyumamış, anneleri ile birlikte oturup, geç vakit gelen babalarını beklemişlerdi. Daha kapıdan içeri girerken Ayşe de kardeşi de üzerine atlamışlardı babalarının...

Sabah ezanı işitilene kadar da bir birlerine sarılıp “Ne olur bizi bırakma baba...” diyerek içli içli ağlamışlardı.

.................................

Ayşe, yemin etmiş gibi aylarca dişinin gözüne vuran ağrısından hiç yakınmadı. Ne ağladı ne de sızlandı. Zamanla yüzünün pembe rengi soldu. Beyaz teni sararmaya gözleri derinleşen çukurların dibine çekilmeye başladı. Damağındaki zehirli birikintiler artık yanağında kocaman bir şişlik halini almıştı. Ağızını açamadığı için yemek yiyemez oldu. Başındaki zonklamalar uykusuz gecelerde çıldırtan raddelere gelse de o sadece yutkundu. Küçücük yüreğini Allah’a çevirmiş O’na sığınmış olarak bir kul olarak sadece: BU BENİM ALIN YAZIM DEĞİL diyordu.


**********************


Bir kaç yıldır görev yaptığı bu ilçeye bir türlü alışamayan ama gönlündeki hiç bitmeyen vatan ve millet sevgisi kadar Ülkü denen Nazlı gelin’in de aşıklısı olan genç bir öğretmen, birgün çok çok uzaklarda vatana ve sevdiklerine hasret yaşayan bir ağabeğinden içini kor alev gibi yakan bir mesaj alınca, nicedir bilip de cesaret edemediği, dilinde yuvarlayıp da söyleyemediği bir işe girişti. Daha, bismillah derken gönlünden geçenlerle önündeki gerçeğin bir birine uymadığını biliyor ve başına gelecekleri hissediyordu. Lakin, o hep beklediği cesareti şimdi bulmuştu işte.

................................

İlçenin yerlisi olan en yakın arkadaşını aradı önce. Kamyoncuyu nerede bulabileceğini öğrendikten sonra serin bir Mayıs akşamı köşedeki kahvehanenin yolunu tuttu. İçi içini yiyordu. Yürürken de “korktuğum başıma gelmesin diye” dua ediyordu. Köşede oturan yüzü kırış kırış olmuş esmer adamı gösteren garson çekilince, daha önce de bir kaç defa gördüğü bu saçları dökülmeye başlamış olduğundan yaşlı gösteren adamın masasına selam vererek oturdu.

-Sana çok uzaklardaki bir dosttan selam getirdim... diye başladığı konuşması bittiğinde kamyoncu gülerek:

-Deme yaa... Vay vay vay... Burnumuzun dibindekilerden göremediğimiz ilgiyi şimdi dünyanın öte yanından mı görüyoruz, diyerek alaycı bir şekilde sürdürdü konuşmasını...

Genç öğretmen “biliyordum” diye geçirdi içinden ama artık geri dönüş yoktu. Bildiği bütün yöntemleri kullanarak karşısındaki “onuru kırılmış” bu kardeşi ikna etmeye çalıştı. Kamyoncu, açıkça alay ediyordu.

-Benim hiç bir kimseyle tanışıklığım yok... Ben o partiyi de, şehitleri de unuttum...Çek git başımdan hoca ... diyor başka laf etmiyordu.

Genç öğretmen bu görüşmenin hiç bir fayda sağlamayacağını düşünmeye başlamıştı. Cebinde katlı duran mektubu çıkararak kendince son hamlesini yaptı. Mektupta, şehit baba oğul ile ilgili bilgiler vardı.

-Görüyorum ki seninle anlaşamayacağız, bari şu bilgileri tamamlayalım, dedi .

Kamyoncu ilgisizce başını çevirdi ama gözlerinden merak ettiği belli oluyordu.

-Neymiş oku bakalım... dedi.

Bir kaç yerde düzeltme yaptı ama belli ki bu konuları hiç hatırlamak bile istemiyordu. Az sonra “Misafirim gelecek” diyerek alelacele ayrıldı kahvehaneden. Genç öğretmen iki saattir dil dökmesine rağmen bir türlü konuşturamadığı bu ketum adamın ağzından bir kaç kelime de olsa laf almayı başarı sayarak çay paralarını ödedi, sevinerek.

.................................

Eve ilk defa bu kadar erken geliyordu. Ayşe açtı kapıyı. Temizliğe gittiği mühendisin evinden az önce dönen hanımı, mutfakta çorba kaynatıyordu. Daha girerken başlamıştı söylenmeye:

-İnsanda huzur bırakmıyorlar, ben kaçıyorum geçmişimden, ben unutmak istiyorum ama biri çıkıyor tam unuttum derken tekrar içimdeki ateşi kurcalıyor...

Ayşe, sofrayı sererken babasının sözlerini anlamaya çalışıyordu.

-Yok şehitmiş, yok bilmem neymiş...size ne kardeşim, ne istiyorsunuz bizden... utanmadan bir de karşıma geçip konuşuyorlar...

Sofraya oturduklarında hanımı soran gözlerle bakmakla yetindi ama Ayşe kız dayanamadı:

-Baba, ne oldu sana..?

Kamyoncu, elindeki kaşığı havaya doğru şöyle bir salladı. Ayşe, tekrar sormaya cesaret edemedi.
Yemekten sonra babasının tekrar kahvehaneye gideceğini düşünüyordu ama babasının “çay yapın” demesi üzerine, ciddi bir şeyler olduğunu anlayıp ana kız mutfağa geçtiler.

Ayşe, bir müddet sonra babasına çay getirdiği zaman, onu eline dedesi ve amcasının resimlerini almış ağlar vaziyette buldu. Babasını ilk defa ağlar vaziyette görüyordu. Şaşkın şaşkın baktı babasına:

-Baba, ne oldu anlatır mısın Allah aşkına..! dedi.

Olan biteni tek tek anlattı Kamyoncu. Göz yaşlarını tutmaya çalışarak derin derin iç geçirdi. Etrafına toplanıp onu dinleyen hanımı ve çocukları da ağlıyorlardı. Az sonra yataklarına çekildiklerinde hanımı sessizce:

-Bey, ilk defa şehitlerimizi soruyorlar, bunu hayra yormalı...

O sabah kalktığında Ayşe’nin içinde tarif edemediği bir duygu vardı. Az sonra babası kahvehaneye gitmek üzere evden ayrılınca annesine anlattı bunları.

...............................

İlk görüşmenin ardından genç öğretmen Kamyoncu’nun da tanıdığı bir kaç arkadaşıyla konuştu. Çarşıda ahbap bir esnafın dükkanında tekrar bir buluşma sağladı. Sanki tesadüfen orada bulunuyormuş gibi davranan genç öğretmen sohbetin bir yerinde konuyu tekrar şehitlere getirdi.

-Şehitlerine, gazilerine, mağdurlarına sahip çıkmayan bir hareketin başarılı olması mümkün değildir. Ahde vefası olmayan.......

Konuşmuyor sanki yüreğindeki akkorları boşaltıyordu. Ağızında dökülen kelimeler kısa bir süre sonra duygu seli halini alıp orada bulunan herkesi boğdu. Buğulu gözlerden, isyan ifadesi yaşlar boşandı. Kamyoncu, müsaade isteyip ayrılırken genç öğretmeni evine davet ediyor ve telefon numarasını veriyordu.

.................................

O gün gönlünü aldığına inandığı Kamyoncu’nun evine giderken içi gayet rahattı. Çocuklar için bir kaç şekerleme almıştı yanına. Akşam yemeğini birlikte yiyeceklerdi. Çok iyi karşılandı genç öğretmen. Kamyoncu ile sohbet ederlerken bir ara içeri girip çıkan ve daha sonra da gelip elini öpen oğlan çocuğu çok şaşırtmıştı onu. “Ya hu, bu kadar benzerlik olamaz..?!” diye geçirdi içinden, sanki rahmetlinin tıpatıp kopyesiydi karşısında duran... Kamyoncu, ona şehitlerin adını takmıştı: Halil.

Ayşe kızı ise sofra hazırlanırken görmüştü. Başörtüsünden yüzünü pek seçememişti ama bir gariplik sezmişti hemen. Yemek servisi yapılırken de yüzüne dikkat etmişti Ayşe kızın...

Gülücükler saçarak girdiği evden geç saatlerde yüzü allak bullak olmuş vaziyette çıktı genç öğretmen.

...........................

İlçedeki doktor, genç öğretmenin getirdiği Ayşe kızı muayene ederken kızmıyor adeta hakaret ediyordu:

-Sizler nasıl insanlarsınız ya hu, böyle bir şeyi sığırlar bile yapmaz...

O gün, Ayşe kızın ağızından şırıngalarla iltihap boşaltıldı ve kanser şüphesiyle parça alındı.

Bir kaç gün sonra tekrar gidildiğinde doktor “kist, habis değilmiş” diye müjde veriyordu. Ama tedavinin bu ilçede yapılması da mümkün değildi. İyi bir insan olan doktor, Ayşe kız için büyük bir şehirdeki Üniversite Hastahanesi’ni aradı ve tanınmış bir profesör ile kontakt kurup bir randevu aldı. Ayşe kızın dosyasını hemen yollandı profesöre...

.................................

Genç öğretmenle, Kamyoncu ilk tanıştıkları kahvehanede yeniden buluştuklarında vakit öğleyi geçiyordu. Birlikte mezarlığa gideceklerdi. Beklemeden bindiler arabaya. Kamyoncu, yolda, annesinin vasiyeti üzerine babasının mezarını ağabeğinin mezarının yanına nasıl taşıdığını anlattı ve mezarlığa vardıklarında da ortada bir yeri göstererek:

-İşte mezarlar burası... sağ tarafta babam, solunda ağam...dedi.

Genç öğretmen şaşkın bir vaziyette baktı sağına soluna...Gösterilen yer, yabani otlarla kaplı dümdüz bir topraktı... Oranın mezar olduğunu belli edecek ne bir taş, ne de bir karış kabarıklık vardı.


Kabrin Eski Hali

Genç öğretmen yeri bile belli olmayacak derecede kaybolmuş şehitlerin mezarının bir kaç kare resmini çekti. Sonra birlikte dua edip ayrıldılar mezarlıktan. Doğruca mermerciye sürdü arabasını genç öğretmen. Mermercinin önünde durduklarında yanında oturan Kamyoncu anlamıştı niyetini... Sessizce boynunu büktü.

Az sonra mermerciden ayrılırken ikisi de manevi bir huzur deryasında yüzüyor gibi hissetti kendini... Mezarlar 23. şehadet yıldönümü tarihine kadar yapılıp bitirilecekti.

.............................

-Külüstür de olsa işe yarıyor bu makina, dedi genç öğretmen.

Yanında, öğretmen olan bir arkadaşı, arkada ise Ayşe kız ile Kamyoncu oturuyordu. Profesörün yanına tam vaktinde vardılar. Ama onları bir sürpriz bekliyordu. Bu davaya baş koymuş yusufiyeli iki Ülkücü daha kapıda karşıladı onları.

Profesör sıkı bir muayeneden geçirdi Ayşe kızı. Sonra neşter vurdu yarasına, temizledi bir iyice. Antibiyotik cinsinden bir takım ağır ilaçlar yazdı.

-Bu ilaçları düzenli kullanacaksınız, dedi profesör ve devamla, haftada iki defa geleceksin buraya, yara kontrol edilecek ve pansuman yapacağız ...

Oradan ayrıldıklarında Ayşe kız hariç diğerlerinin başları öne eğik, derin düşünceler içerisindeydiler. Bu nasıl bir işti, kimse bilmiyor, anlayamıyordu.

Biz nasıl bu kadar bir birimize ilgisiz ve yabancı olmuştuk.? Dün cenazelerini kaldırdığımız arkadaşlarımızın bugün aileleri unutulmuş, mezarları kaybolmuştu. Bir birimizin ne dirisine ne de ölüsüne sahip çıkıyorduk.

Vedalaşılıp ayrılıncaya kadar da kimse bir diğerine tek laf etmedi.

...................................

Yaklaşan Büyük Kurultay sebebiyle peş peşe Türkiye çapında kongreler yapılıyordu. İlçedeki Ülkücülerin üstünde de genel havaya uygun bir kırıklık, bir burukluk vardı. 4.Kasım’ın şokunu atlatamamıştı daha kimse...

Ama, ilçedeki bir avuç kararlı insan, azimle mücadeleye girişip her şeye rağmen göreve talip oldular.

Genç öğretmen, ilçe kongresinden hemen sonra yeni seçilen yöneticileri tebrik etmek için teşkilata gitti. İçinde ılık ılık bir şeylerin kaynadığını hissediyordu. Başkan ve yönetimde görev alan bir kaç kişi ile sohbete başladılar.

Sözü uzatmadan konuya girdi. Son bir kaç aydır yaşadıklarını anlattı birer birer... Yeni seçilen başkan, şaşkınlık ve merak içinde gelişmeleri dinlerken, “bugünden yarına illaki bir şeyler olacak” diye içinde sakladığı ümitlerin kıvılcımlar saçarak alevlendiğini, gönlünü ve yüreğini yaktığını hissetti.

Genç öğretmen, bu çalışmaların sadece bu ilçede değil ülkemizin dört bir yanında yürütüldüğünü şehitlerimiz ve onların aziz hatıraları için elden gelen her şeyin yapılmaya çalışıldığını birkaç örnekle anlattı. Hele, doğudaki bir şehrimizde bir şehidimizin ailesinin başından geçen felaketleri anlattığında herkesin gözleri doldu. Ortam bir anda duygu karmaşası ve hüzün doldu bir atmosfere dönüştü. Nemli gözlerle derin bir iç çeken başkan:

-Hala hapishanelerde olup da bu kutlu davanın kaygısını çekenler varsa, hala gurbet ellerde sürgünde bulunduklarını bile unutup ülkü sevdasıyla kavrulanlar varsa, hiç bir zaman bu kutlu yolda menfaat beklemeden çilenin her türlüsüne talip olan ve eziyetin en acısını tadan adsız kahraman Yusufiyeliler bu işe öncü oluyorlarsa bu çalışmalar şehitlerimizin yüzü suyu hürmetine güzel bir netice verecek, İlahi Adalet tecelli edecek, gazilerin himmet ve gayretleriyle bu hareket yine şahlanışa geçecektir. Unutmayalım ki, BU HEPİMİZİN VEBALİDİR... diyen başkanın sözlerini takip eden derin sessizliği,


23.Yıldönümünde Kabirler Yapılmıştı

-Şehitlerimizin ruhları için Allah rızası için lillahi-l Fatiha... diye haykıran bir Ülkücünün daveti bozdu

Başkan, ilçedeki şehitler için şehadet yıldönümlerinde mevlüt okutulmasını kararlaştırdı ve oradan kalkıp hep birlikte şehitlerin yeni yapılan kabirlerini ziyarete gittiler.

O gece genç öğretmenin rüyasına şehidimiz giriyordu...



Can Verenler...



Recep Küçükizsiz

BÜTÜN YAZILARI