23-Temmuz-2003
Recep Küçükizsiz
BU BENİM ALIN YAZIM DEĞİL, HEPİMİZİN VEBALİDİR..!
Uzaktaymış gibi görünen çıplak yumru tepelerin çevirdiği, etrafında
devasa bacaların göğü delmeye azmetmiş gibi boyunlarını yukarı doğru
uzattıkları orta halli bir Anadolu ilçesinde eski bir ev....
Başından eksik etmediği yeldirmesinin çevrelediği
yüzü, kahır yüküyle yıpranmış genç yaşta kocamış bir kadın, akşamın
alacakaranlığı gibi üzerilerine çöken çaresizlik sancılarının ve umarsızlık
kıvranışlarının, Allah’a tevekkül sınırlarını zorladığı ümitsizlik
anlarından birini yaşıyordu.
Ayşe’nin sızlanmaları başlamıştı yine:
-Ana dişim ağrıyor, dayanamıyorum, deyip duruyordu devamlı.
..........................
Ailenin tek kızıydı, Ayşe. Zaten iki kardeştiler.
Bir de küçük erkek kardeşi vardı. İmkansızlıklar sebebiyle okula fazla
devam edememiş, hayatın baharında gencecik bir kızdı.. Babası, hayatın
darbeleri ile bozulan dengesini tamamen kaybetmemeye çalışan bir kamyon
şoförü, anacağızı ise gün yüzü görmemiş bir ev hanımı...
-Kızım, biliyorsun baban işsiz, ekmek alacak paramız
bile yok... ama vallahi evlere temizliğe gideceğim, bu parayı bulacağım...
Genç kadın, Ayşe’nin dayanılmaz acılarını, hergün
aynı şekilde sürüp giden bu konuşmalarla dindirmeye çalışır, bu kötü
kaderin ta ezelden sadece kendisinin değil bütün aile fertlerinin
alnına yazılmış olduğunu düşünürdü.
....................
Misafir odasındaki camlı dolabın üstünde asılı duran resimlerin hikayesini
ölene kadar gözünün yaşı bir türlü dinmek bilmeyen babaannesinden
dinlemişti, Ayşe.
“...Bir zamanlar kara dinli, kızıl kafirler varmış
bu memlekette. Ağızlarından salyalar akarak dolaşır, ellerindeki kocaman
silahlarla büyük küçük demeden herkese zarar verirlermiş. Dedesi hiç
sevmezmiş onları. Hele amcası nefret edermiş bu azgın köpeklerden.
Seneler önce daha Ayşe’nin doğmadığı yıllarda bir mübarek Ramazan
ayında sofrayı hazırlamış babaannesi. Buz gibi soğuk ayran da yapmış
oğluna, kana kana içsin diye. Dedesi, “oğlum gelmeden bu iftar olmaz,
yarın bayram..” der durur, dört dolanırmış küçücük evin içinde. Oruçlu
ağzıyla babaennesi de bildiği bütün duaları okurmuş bu arada.Sonra
dedesi, dayanamamış, oğlunu bulup eve getirmek için telaşla gitmiş
çarşıya...”
Gözlerinde tomur tomur biriken yaşları buraya gelince
tutamayan babaanneden dinlediği bu masalımsı bu hikayenin sonunu hiç
bir zaman öğrenememiş Ayşe kız.
.....................
Babaannesi küçük Ayşe’yi her bayram arifesinde elinden
tutar evlerine yakın eski bir mezarlığa götürürdü. Kocaman ağaçların
koyu gölgeleri altındaki bu yemyeşil mezarlıkta bir yere gelince babaannesi
-İşte yavrum deden burada yatıyor, derdi.
Bir kenarına iliştiği, bu başında bir taş bile olmayan,
yabani otların daladığı toprak parçasının etrafını temizler, bir taraftan
da kendi kendine konuşurdu:
-Ahh Halil’im ahh, bizi sahipsiz koydun gittin...
evimin direği yiğidim...sana kıyanlar onmasınlar...dünyalarına doymasınlar...rahat
uyu Halil’im...
Evin babası ve dağ gibi bir oğulu peşpeşe ahirete
yolcu eden babaanne, bildiği bütün dualarını yapar Ayşe kıza da öğrettiği
bütün sureleri okuturdu.
Oradan kalkıp biraz daha uzaktaki başka bir mezarlığa
daha giderlerdi. Yolda her zamanki gibi
-Babasından ayrı oğul olur mu..? diye kahırlı kahırlı
söylenirdi babaanne.
Yeni mezarlık, öyle pek kalabalık olmazdı. Burada
da çorak bir toprak parçasının yanında dururlar, yakındaki bir çeşmeden
Ayşe kızın getirdiği suyla hafif kabarık bu toprağı sularlardı.
Eve döndükten sonra bayram sabahına kadar babaanne ağzını açıp kimseye
tek bir laf etmez, sabaha kadar da namaz kılar, zikir çekerdi.
.....................
Ayşe, yıllarca öğrenemediği bu hikayenin sonunu dişinin ağrısından
duramaz hale geldiği bir gün babasından dinlemişti.
Yıllar önce dedesi ve amcası, büyük bir adamla aynı
yola baş koymuşlar ve kutlu bir davayı kendilerine gaye edinmişler...
Dedesi partiye, amcası derneğe gidermiş hergün. Babaannesinin anlattığı
masalımsı hikayedeki gibi değilmiş gerçekler meğerse... Komünist katiller,
mübarek Ramazan ayında arife günü hem de iftar saatinde ezanlar okunurken
vurmuşlar dedesini. Arkasından amcası yine mübarek bir Ramazan günü,
cezaevinde yatan Ülkücü bir arkadaşını kurtarmak için avukat tutup
mahkemelerini takip ederken geçirdiği bir trafik kazası neticesi parçalanarak
rahmetlik olmuş...
Mahkemelerin biri biterken diğeri başlamış, bütün
aile adliye kapısı ile avukat bürosu arasında yıllarca sürünmüş. Çünkü,
trafik kazasından sonra olay yerinde zabıt tutan polisler amcasının
haksız olduğunu yazmışlar. Karşı taraf da tazminat davası açmış. Ellerindeki
tek varlıkları olan dedesinden kalan evi almak istiyorlarmış bedel
olarak...
........................................
Bu acı hatıraları dinledikten sonra çok dalgın olmuştu Ayşe. Artık
eskisi gibi dişinin ağrısından şikayet etmiyordu. Bir zaman sonra
burnu tıkandı Ayşe’nin, derken gözleri de bozulur gibi olmuştu. Cılız
gövdesinin üstünde taşıdığı, baş değil korkunç ızdıraplarıydı.
Ama, hiç umursamıyordu, o küçücük beyninde sadece kendisinin değil
bütün aile fertlerinin alnına yazılmış olan bu kötü kaderi düşünüyordu.
Babası, daha gencecik yaşta babasını ve ağabeğini
kaybettikten sonra, gözü yaşlı anası ve daha evliliğinin senesi dolmadan
dul kalan ağabeğinin hanımı ile beraber hayatın bütün zorluk ve çilelerine
göğüs germeye çalışmıştı. Yokluktan okulunu bitirememişti. Annesine
bağlanan iki kuruşluk dul aylığı ile bu üç boğaz yarı aç yarı tok
idare etmişlerdi. Derken ihtilal olmuş, zaten üçü beşi geçmeyen eş,
dost ve çevrelerini de büsbütün kaybetmişlerdi.
........................
Küçükken, evlerinde Başbuğ denen o büyük adamın resimleri asılıydı.
Bir gün babası, çok sinirli bir vaziyette eve gelmiş ve annesiyle
yüksek sesle bir şeyler konuştuktan sonra duvardaki bozkurt ve üç
hilal resimleri gibi Başbuğ’un resmini de indirmişti. Babasının sözlerini
olduğu gibi hatırlıyordu:
-Babam ideolojık sebeple vurulmuş, ağabeğimin de
Ülkücülükten sabıkası varmış...
Evet, işe girmek için müracaat ettiği yer, bu gerekçelerle
işe almamıştı babasını.
.........................
Evlerinin kapısını pek çalan olmazdı. Tek misafirleri
ise evlerinin bitişiğindeki komşularından başkası değildi. Bu baba
dostu komşu, hiç bir zaman aile ile ilişkisini kesmemişti. Ayşe, bayramlarda
bir tek onlara giderdi el öpmeye... Birgün, bu komşularında oynarken
duyduğu sözler acayip bir şekilde içini burkmuştu. “Demek öyleymiş...”
diyerek günlerce sayıkladı, yemekten kesildi Ayşe.
Annesinin can dostu, evin her şeyi olan Emine yengesi
bir gün birden bire ortadan kaybolmuştu. Yengesini her sorduğunda
annesi onun bir yere gittiğini ama bir gün geleceğini söylemişti.
İşte, komşu teyzeler aralarında konuşurken Emine’nin 2. çocuğuna hamile
olduğunu söylüyorlardı.
Ayşe, babaannesi öldükten sonra evin tek geçim kaynağı
olan dul aylığı kesildiği için o sene okula çantasız gittiğini hatırlıyordu.
Emine yengesi de işte tam bu sıralar kaybolmuştu...
............................
Aylardır işsiz olan ve evden kahveye kahveden eve
bir hayat yaşayan babası bir gün yerinde duramaz bir halde eve gelmişti.
Konuşurken ağızından çıkan kelimelerin bir kısmını yutuyordu.
-Ağabeğimin bir arkadaşı beni buldu, bana iş verecek...
Babaannenin ölümünden yıllar sonra ilk defa bir sevinç
dalgası bütün aileyi coşturmuştu. Askerdeyken şoförlük öğrenen babam,
askerden geldikten sonra Sürücü Kursu’na gidip ehliyet almıştı. Rahmetli
amcamın bir arkadaşı yeni aldığı kamyona babamı şoför yapacaktı. Ayşe’nin
aylar sonra ilk defa bir bebeği oldu. Babası, İzmir’den almıştı. Sarı
uzun saçlı, mavi gözlü bu bebeği çok sevmişti Ayşe. Onunla beraber
yatardı geceleri.İşe başladıktan sonra hep uzak yerlere giden babasını
pek görmezdi.
Bir gün yine eskisi gibi evde kalmaya başlayınca
babasının işten ayrıldığını anladı Ayşe.
Babasına sorduğunda:
-İş yok, piyasa krizde...Mazot parasını bile kurtarmadığı
için sahibi kamyonu satıp kahvehane açtı, demişti babası...
.......................
Babaannesinden sonra annesi devralmıştı gözyaşı nöbetini...
Günde beş vakit namazını kaçırmayan bu zavallı kadın gece gündüz ağlıyordu.
Ayşe bir gün hıçkırarak ağlayan annesine sarılıp:
-Niye bu kadar çok ağlıyorsun annem, dediğinde ilk
defa kendisini bir arkadaş gibi karşısına alıp konuşmuştu annesi.
-Baban, yaşamaktan vazgeçmiş kızım, kendini öldürmek
istiyor...diyerek duyduğu olayı anlatmıştı Ayşe’ye.
O gece, Ayşe de kardeşi de uyumamış, anneleri ile
birlikte oturup, geç vakit gelen babalarını beklemişlerdi. Daha kapıdan
içeri girerken Ayşe de kardeşi de üzerine atlamışlardı babalarının...
Sabah ezanı işitilene kadar da bir birlerine sarılıp
“Ne olur bizi bırakma baba...” diyerek içli içli ağlamışlardı.
.................................
Ayşe, yemin etmiş gibi aylarca dişinin gözüne vuran
ağrısından hiç yakınmadı. Ne ağladı ne de sızlandı. Zamanla yüzünün
pembe rengi soldu. Beyaz teni sararmaya gözleri derinleşen çukurların
dibine çekilmeye başladı. Damağındaki zehirli birikintiler artık yanağında
kocaman bir şişlik halini almıştı. Ağızını açamadığı için yemek yiyemez
oldu. Başındaki zonklamalar uykusuz gecelerde çıldırtan raddelere
gelse de o sadece yutkundu. Küçücük yüreğini Allah’a çevirmiş O’na
sığınmış olarak bir kul olarak sadece: BU BENİM ALIN YAZIM DEĞİL diyordu.
**********************
Bir kaç yıldır görev yaptığı bu ilçeye bir türlü alışamayan ama gönlündeki
hiç bitmeyen vatan ve millet sevgisi kadar Ülkü denen Nazlı gelin’in
de aşıklısı olan genç bir öğretmen, birgün çok çok uzaklarda vatana
ve sevdiklerine hasret yaşayan bir ağabeğinden içini kor alev gibi
yakan bir mesaj alınca, nicedir bilip de cesaret edemediği, dilinde
yuvarlayıp da söyleyemediği bir işe girişti. Daha, bismillah derken
gönlünden geçenlerle önündeki gerçeğin bir birine uymadığını biliyor
ve başına gelecekleri hissediyordu. Lakin, o hep beklediği cesareti
şimdi bulmuştu işte.
................................
İlçenin yerlisi olan en yakın arkadaşını aradı önce.
Kamyoncuyu nerede bulabileceğini öğrendikten sonra serin bir Mayıs
akşamı köşedeki kahvehanenin yolunu tuttu. İçi içini yiyordu. Yürürken
de “korktuğum başıma gelmesin diye” dua ediyordu. Köşede oturan yüzü
kırış kırış olmuş esmer adamı gösteren garson çekilince, daha önce
de bir kaç defa gördüğü bu saçları dökülmeye başlamış olduğundan yaşlı
gösteren adamın masasına selam vererek oturdu.
-Sana çok uzaklardaki bir dosttan selam getirdim...
diye başladığı konuşması bittiğinde kamyoncu gülerek:
-Deme yaa... Vay vay vay... Burnumuzun dibindekilerden
göremediğimiz ilgiyi şimdi dünyanın öte yanından mı görüyoruz, diyerek
alaycı bir şekilde sürdürdü konuşmasını...
Genç öğretmen “biliyordum” diye geçirdi içinden ama
artık geri dönüş yoktu. Bildiği bütün yöntemleri kullanarak karşısındaki
“onuru kırılmış” bu kardeşi ikna etmeye çalıştı. Kamyoncu, açıkça
alay ediyordu.
-Benim hiç bir kimseyle tanışıklığım yok... Ben o
partiyi de, şehitleri de unuttum...Çek git başımdan hoca ... diyor
başka laf etmiyordu.
Genç öğretmen bu görüşmenin hiç bir fayda sağlamayacağını
düşünmeye başlamıştı. Cebinde katlı duran mektubu çıkararak kendince
son hamlesini yaptı. Mektupta, şehit baba oğul ile ilgili bilgiler
vardı.
-Görüyorum ki seninle anlaşamayacağız, bari şu bilgileri
tamamlayalım, dedi .
Kamyoncu ilgisizce başını çevirdi ama gözlerinden
merak ettiği belli oluyordu.
-Neymiş oku bakalım... dedi.
Bir kaç yerde düzeltme yaptı ama belli ki bu konuları
hiç hatırlamak bile istemiyordu. Az sonra “Misafirim gelecek” diyerek
alelacele ayrıldı kahvehaneden. Genç öğretmen iki saattir dil dökmesine
rağmen bir türlü konuşturamadığı bu ketum adamın ağzından bir kaç
kelime de olsa laf almayı başarı sayarak çay paralarını ödedi, sevinerek.
.................................
Eve ilk defa bu kadar erken geliyordu. Ayşe açtı
kapıyı. Temizliğe gittiği mühendisin evinden az önce dönen hanımı,
mutfakta çorba kaynatıyordu. Daha girerken başlamıştı söylenmeye:
-İnsanda huzur bırakmıyorlar, ben kaçıyorum geçmişimden,
ben unutmak istiyorum ama biri çıkıyor tam unuttum derken tekrar içimdeki
ateşi kurcalıyor...
Ayşe, sofrayı sererken babasının sözlerini anlamaya
çalışıyordu.
-Yok şehitmiş, yok bilmem neymiş...size ne kardeşim,
ne istiyorsunuz bizden... utanmadan bir de karşıma geçip konuşuyorlar...
Sofraya oturduklarında hanımı soran gözlerle bakmakla
yetindi ama Ayşe kız dayanamadı:
-Baba, ne oldu sana..?
Kamyoncu, elindeki kaşığı havaya doğru şöyle bir
salladı. Ayşe, tekrar sormaya cesaret edemedi.
Yemekten sonra babasının tekrar kahvehaneye gideceğini düşünüyordu
ama babasının “çay yapın” demesi üzerine, ciddi bir şeyler olduğunu
anlayıp ana kız mutfağa geçtiler.
Ayşe, bir müddet sonra babasına çay getirdiği zaman,
onu eline dedesi ve amcasının resimlerini almış ağlar vaziyette buldu.
Babasını ilk defa ağlar vaziyette görüyordu. Şaşkın şaşkın baktı babasına:
-Baba, ne oldu anlatır mısın Allah aşkına..! dedi.
Olan biteni tek tek anlattı Kamyoncu. Göz yaşlarını
tutmaya çalışarak derin derin iç geçirdi. Etrafına toplanıp onu dinleyen
hanımı ve çocukları da ağlıyorlardı. Az sonra yataklarına çekildiklerinde
hanımı sessizce:
-Bey, ilk defa şehitlerimizi soruyorlar, bunu hayra
yormalı...
O sabah kalktığında Ayşe’nin içinde tarif edemediği bir duygu vardı.
Az sonra babası kahvehaneye gitmek üzere evden ayrılınca annesine
anlattı bunları.
...............................
İlk görüşmenin ardından genç öğretmen Kamyoncu’nun
da tanıdığı bir kaç arkadaşıyla konuştu. Çarşıda ahbap bir esnafın
dükkanında tekrar bir buluşma sağladı. Sanki tesadüfen orada bulunuyormuş
gibi davranan genç öğretmen sohbetin bir yerinde konuyu tekrar şehitlere
getirdi.
-Şehitlerine, gazilerine, mağdurlarına sahip çıkmayan
bir hareketin başarılı olması mümkün değildir. Ahde vefası olmayan.......
Konuşmuyor sanki yüreğindeki akkorları boşaltıyordu.
Ağızında dökülen kelimeler kısa bir süre sonra duygu seli halini alıp
orada bulunan herkesi boğdu. Buğulu gözlerden, isyan ifadesi yaşlar
boşandı. Kamyoncu, müsaade isteyip ayrılırken genç öğretmeni evine
davet ediyor ve telefon numarasını veriyordu.
.................................
O gün gönlünü aldığına inandığı Kamyoncu’nun evine
giderken içi gayet rahattı. Çocuklar için bir kaç şekerleme almıştı
yanına. Akşam yemeğini birlikte yiyeceklerdi. Çok iyi karşılandı genç
öğretmen. Kamyoncu ile sohbet ederlerken bir ara içeri girip çıkan
ve daha sonra da gelip elini öpen oğlan çocuğu çok şaşırtmıştı onu.
“Ya hu, bu kadar benzerlik olamaz..?!” diye geçirdi içinden, sanki
rahmetlinin tıpatıp kopyesiydi karşısında duran... Kamyoncu, ona şehitlerin
adını takmıştı: Halil.
Ayşe kızı ise sofra hazırlanırken görmüştü. Başörtüsünden
yüzünü pek seçememişti ama bir gariplik sezmişti hemen. Yemek servisi
yapılırken de yüzüne dikkat etmişti Ayşe kızın...
Gülücükler saçarak girdiği evden geç saatlerde yüzü
allak bullak olmuş vaziyette çıktı genç öğretmen.
...........................
İlçedeki doktor, genç öğretmenin getirdiği Ayşe kızı
muayene ederken kızmıyor adeta hakaret ediyordu:
-Sizler nasıl insanlarsınız ya hu, böyle bir şeyi
sığırlar bile yapmaz...
O gün, Ayşe kızın ağızından şırıngalarla iltihap
boşaltıldı ve kanser şüphesiyle parça alındı.
Bir kaç gün sonra tekrar gidildiğinde doktor “kist,
habis değilmiş” diye müjde veriyordu. Ama tedavinin bu ilçede yapılması
da mümkün değildi. İyi bir insan olan doktor, Ayşe kız için büyük
bir şehirdeki Üniversite Hastahanesi’ni aradı ve tanınmış bir profesör
ile kontakt kurup bir randevu aldı. Ayşe kızın dosyasını hemen yollandı
profesöre...
.................................
Genç öğretmenle, Kamyoncu ilk tanıştıkları kahvehanede
yeniden buluştuklarında vakit öğleyi geçiyordu. Birlikte mezarlığa
gideceklerdi. Beklemeden bindiler arabaya. Kamyoncu, yolda, annesinin
vasiyeti üzerine babasının mezarını ağabeğinin mezarının yanına nasıl
taşıdığını anlattı ve mezarlığa vardıklarında da ortada bir yeri göstererek:
-İşte mezarlar burası... sağ tarafta babam, solunda
ağam...dedi.
Genç öğretmen şaşkın bir vaziyette baktı sağına soluna...Gösterilen
yer, yabani otlarla kaplı dümdüz bir topraktı... Oranın mezar olduğunu
belli edecek ne bir taş, ne de bir karış kabarıklık vardı.

Kabrin Eski Hali
Genç öğretmen yeri bile belli olmayacak derecede
kaybolmuş şehitlerin mezarının bir kaç kare resmini çekti. Sonra birlikte
dua edip ayrıldılar mezarlıktan. Doğruca mermerciye sürdü arabasını
genç öğretmen. Mermercinin önünde durduklarında yanında oturan Kamyoncu
anlamıştı niyetini... Sessizce boynunu büktü.
Az sonra mermerciden ayrılırken ikisi de manevi bir
huzur deryasında yüzüyor gibi hissetti kendini... Mezarlar 23. şehadet
yıldönümü tarihine kadar yapılıp bitirilecekti.
.............................
-Külüstür de olsa işe yarıyor bu makina, dedi genç
öğretmen.
Yanında, öğretmen olan bir arkadaşı, arkada ise Ayşe
kız ile Kamyoncu oturuyordu. Profesörün yanına tam vaktinde vardılar.
Ama onları bir sürpriz bekliyordu. Bu davaya baş koymuş yusufiyeli
iki Ülkücü daha kapıda karşıladı onları.
Profesör sıkı bir muayeneden geçirdi Ayşe kızı. Sonra
neşter vurdu yarasına, temizledi bir iyice. Antibiyotik cinsinden
bir takım ağır ilaçlar yazdı.
-Bu ilaçları düzenli kullanacaksınız, dedi profesör
ve devamla, haftada iki defa geleceksin buraya, yara kontrol edilecek
ve pansuman yapacağız ...
Oradan ayrıldıklarında Ayşe kız hariç diğerlerinin
başları öne eğik, derin düşünceler içerisindeydiler. Bu nasıl bir
işti, kimse bilmiyor, anlayamıyordu.
Biz nasıl bu kadar bir birimize ilgisiz ve yabancı
olmuştuk.? Dün cenazelerini kaldırdığımız arkadaşlarımızın bugün aileleri
unutulmuş, mezarları kaybolmuştu. Bir birimizin ne dirisine ne de
ölüsüne sahip çıkıyorduk.
Vedalaşılıp ayrılıncaya kadar da kimse bir diğerine
tek laf etmedi.
...................................
Yaklaşan Büyük Kurultay sebebiyle peş peşe Türkiye
çapında kongreler yapılıyordu. İlçedeki Ülkücülerin üstünde de genel
havaya uygun bir kırıklık, bir burukluk vardı. 4.Kasım’ın şokunu atlatamamıştı
daha kimse...
Ama, ilçedeki bir avuç kararlı insan, azimle mücadeleye
girişip her şeye rağmen göreve talip oldular.
Genç öğretmen, ilçe kongresinden hemen sonra yeni
seçilen yöneticileri tebrik etmek için teşkilata gitti. İçinde ılık
ılık bir şeylerin kaynadığını hissediyordu. Başkan ve yönetimde görev
alan bir kaç kişi ile sohbete başladılar.
Sözü uzatmadan konuya girdi. Son bir kaç aydır yaşadıklarını
anlattı birer birer... Yeni seçilen başkan, şaşkınlık ve merak içinde
gelişmeleri dinlerken, “bugünden yarına illaki bir şeyler olacak”
diye içinde sakladığı ümitlerin kıvılcımlar saçarak alevlendiğini,
gönlünü ve yüreğini yaktığını hissetti.
Genç öğretmen, bu çalışmaların sadece bu ilçede değil
ülkemizin dört bir yanında yürütüldüğünü şehitlerimiz ve onların aziz
hatıraları için elden gelen her şeyin yapılmaya çalışıldığını birkaç
örnekle anlattı. Hele, doğudaki bir şehrimizde bir şehidimizin ailesinin
başından geçen felaketleri anlattığında herkesin gözleri doldu. Ortam
bir anda duygu karmaşası ve hüzün doldu bir atmosfere dönüştü. Nemli
gözlerle derin bir iç çeken başkan:
-Hala hapishanelerde olup da bu kutlu davanın kaygısını
çekenler varsa, hala gurbet ellerde sürgünde bulunduklarını bile unutup
ülkü sevdasıyla kavrulanlar varsa, hiç bir zaman bu kutlu yolda menfaat
beklemeden çilenin her türlüsüne talip olan ve eziyetin en acısını
tadan adsız kahraman Yusufiyeliler bu işe öncü oluyorlarsa bu çalışmalar
şehitlerimizin yüzü suyu hürmetine güzel bir netice verecek, İlahi
Adalet tecelli edecek, gazilerin himmet ve gayretleriyle bu hareket
yine şahlanışa geçecektir. Unutmayalım ki, BU HEPİMİZİN VEBALİDİR...
diyen başkanın sözlerini takip eden derin sessizliği,

23.Yıldönümünde Kabirler Yapılmıştı
-Şehitlerimizin ruhları için Allah rızası için lillahi-l
Fatiha... diye haykıran bir Ülkücünün daveti bozdu
Başkan, ilçedeki şehitler için şehadet yıldönümlerinde
mevlüt okutulmasını kararlaştırdı ve oradan kalkıp hep birlikte şehitlerin
yeni yapılan kabirlerini ziyarete gittiler.
O gece genç öğretmenin rüyasına şehidimiz giriyordu...