Recep Küçükizsiz
8-Ağustos-2003
NURULLAH CEREN 8-Ağustos-1978
Kahramanmaraş’ın
Afşin kazasına bağlı Arıtaş kasabasından olup 19 yaşındaydı.
Afşin Lisesi öğrencisiydi. Olay günü, Arıtaş kasabasında
ağabeği ile birlikte çarşıda gezerken bir grup komünist militanın
saldırısına uğradıklarında feci bir şekilde dövülmek suretiyle ağır
yaralandı.
Önce, Elbistan Devlet Hastahanesi’ne daha sonra Malatya’da
bir başka hastahaneye kaldırıldıysa da kurtarılamayarak bir kaç gün
sonra şehit düştü.
Cenazesi, memleketinde toprağa verildi.
**************
HABER SALIN AFŞIN’A BİR YİĞİDİ DEVRİLDİ...
Recep Küçükizsiz
Telefon yoktu kasabada. Babasıyla konuşmak için her
zamanki gibi önce Santral’ı aradı. Haber bıraktı ki, babam yarın öğleden
sonra benden telefon beklesin diye.
Almanya’da, kömür madeninde çalışıyordu Mehmet.
Dün düşünde, gene memlekete gitmiş, evlerinin önünden
akan buz gibi pınarın başına oturmuştu. Her şey çok iyiydi de kafasına
takılan bir şey vardı. Altı kardeşin tek bacısı olan Zeliha, pınarın
başında ne demeye halay çekiyordu ola ki... Bu soruyu düşünde, Zeliha’ya
da sormuştu ama o da cevap vermeden eliyle şöyle bir ileriyi işaret
etmişti.
......
Nurullah, teneffüs saatinde dışarı çıkmadı, sınıfta
oturdu. Kafası epey dalgındı. Okulda ayrı bir hava esiyordu son zamanlar.
Hükumet değişti değişeli, Ecevit başa geçti geçeli bir karışıklık
başlamıştı lisede. Sayıları önceden üçü beşi geçmeyen komünist talebeler
pıtırak gibi çoğalmaya başlamışlardı.
Militan tipli yeni yeni öğretmenler geliyordu okula.
Ufak tefek sürtüşme ve kavgalarla sürüp giden okul hayatı, hepsi de
gencecik bu militan öğretmenler eliyle büyük olaylara hazırlanmak
isteniyordu .
Ne zaman ve nerede okumuşlar da öğretmen olmuşlar
anlayabilene aşk olsun..!
Zil sesiyle daldığı fikirlerden koptu Nurullah
Az sonra derse giren Ergün Hoca, büyük küçük herkesten
saygı gören mükemmel bir Ülkücü öğretmendi. İlahiyat mezunu, geniş
kültürlü derin bilgili ve insani ilişkileri en üst düzeyde gelişmiş
gerçek bir halk önderiydi. Dersinden herkes memnundu. Üzmeden incitmeden
Hakk’ı, hakikati öyle bir dile getirirdi ki, inanmayanlar bile itiraz
etmezlerdi ona.
Dersten sonra kafasını kurcalayan konuları hocasıyla
konuşmaya karar verdi Nurullah.
......
Çevre köylerin ve kasabanın bütün telefon görüşmeleri
Santral’daki bu telefonla yapılırdı. Özellikle yurtdışında yakını
olan aileler telefon geleceği zaman traktöre doluşup Santral’ın önünde
beklemeye başlarlardı. Kimi zaman aksilikler olurdu. Önceden haber
edildiği halde sabahtan gece yarısına kadar beklerdiler de bir alo
diyemeden gün ışırken boyunlar bükük, yürekleri buruk bir şekilde
evlerine geri dönerlerdi.
Yaşlı baba, telefon görüşmesi yapmaya gidenlerden
haberi alınca hiç kimseye haber vermedi. Ertesi gün, saatin kaç olduğuna
da bakmadı. Doğruca Santral’a yollandı.
Telefon ahizesinden gelen ses sanki aradaki uzaklığı
hissettirircesine derinden bir uğultu ile yankılanıyordu. Yarı anlaşılır
yarı anlaşılmaz seslerden çıkan tek haber:
-Baba, işyerinden izin vermiyorlar belki önümüzdeki
ayın sonuna gelebileceğim. Eğer olmazsa seneye kaldım demektir...
......
Nurullah, Ergün Hoca’ya:
-Hocam, Ülkücü’nün sorumlulukları nelerdir...?
Lafını öteye beriye dolandırmadan dosdoğruca sormuştu,
aynı içinden geldiği gibi.
Talebesini iyi tanıyan Ergün Hoca, duraksmadan ama seçmeye özen gösterdiği
kelimelerle tane tane cevap vermeye başladı:
-Ülkücü, Allah’a iyi bir kul olmakla sorumludur.
-Ülkücü, Hz. Peygamberin sünnetine uymakla sorumludur.
-Ülkücü, İslam aleminin iyiliğini istemek ve hizmet etmekle sorumludur.
-Ülkücü, milletini tanımak, sevmek ve bilmekle sorumludur.
-Ülkücü, vatanını korumak ve abad etmekle sorumludur.
-Ülkücü, devletinin yücelmesi ve yükselmesinden sorumludur.
-Ülkücü, ailesinden, akrabasından sorumludur.
-Ülkücü, arkadaşlarından sorumludur.
-Ülkücü, derslerinden sorumludur.
......
Hafta sonu, Arıtaş’ta bir kahvehanede otururken karşılaştığı
akrabalarından bir büyüğü işmar edip kenara çekmiş ve hararetle Emin’in
kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Emin’in de eve vardığında ilk işi,
Nurullah’ı karşısına almak oldu:
-Kavga etmişsin gardaş..? Kazadaki benzincide birilerini
dövüşmüşsünüz!?
Bir müddet sessiz duran, ama bu arada yüzü giderek
allaşan, alnından tomur tomur terler fışkırmayan başlayan aslan heybetli
bu genç, ağabeğinin imalı sorusuna hırslanarak cevap verdi:
-Bre ağam, inan çok zoruma gidiyor. Benim ailemden,
benim sülalemden nasıl olur da dinsiz, Allahsız komünist çıkar. Utanıyorum
valla...
......
Sabah ezanı çıkmışlardı evden. Kasabanın hemen çıkışında
bulunan tarlaları her yıl olduğu gibi bu yıl da ekin ile doluydu.
Yanında babası ve ağabeği vardı. Sabahın serinliğinde bir gayret işe
giriştiler, öğleye kadar soluk almadan tırpan salladılar. Öğleyin
babaları eve dönerken iki kardeş de, analarının sabahtan ellerine
tutuşturduğu azık çıkınını açmış, hem yiyor hem de konuşuyorlardı.
Emin sordu:
-Dün bizim öğretmeni kıstırıp biraz hırpalamışlar,
geçenlerde gene Ülkücü bir çocuğu dövmüşlerdi. Afşın’daki kavgalar
buralara da sıçradı. Ne olacak bunun sonu gardaş...?
-Ne olacak ağam, bir birimize sahip çıkmalıyız, birimize
bir şey olursa diğerlerimiz de dikilmeliyiz. Kim bana ne derse, sıra
kendine geldiğinde, herkes de ona bana ne der. Bu işi sıkı tutmalıyız.
Bu iş nasıl başlarsa öyle gider, örnek olmalıyız. Komünistlere fırsat
vermemeliyiz. Meydanı boş bırakmamalıyız, diyordu Nurullah.
......
Mehmet, en küçük kardeşleri olan Nurullah için o
gün çarşıya indiğinde büyük bir valiz aldı. Kardeşine götüreceği eşyaları
dolduracaktı. Eve elindeki boş valizi sallaya sallaya keyifle döndü.
İzine gitmesine nasıl olsa daha bir ay zaman vardı.
-Bu gittiğimde babamla konuşmalıyım, söz mü keser artık nişan mı yapar
bilmem ama kardeşimin mürüvvetini görmek zamanı geldi, diye düşünüyordü.
Gitti geldi bir şeyler aldı. Kardeşine çeyiz düzüyordu
aklı sıra. Koca valizi ağzı beraber eşyayla doldurdu.
......
İki kardeş tarladaki işlerini kolaylamış ikindi vakti
evlerine dönüyorlardı. Güneşin alevi, değdiği yeri kavuruyordu hala.
Yorgun adımlarla uzadıkça uzayordu yol. Ama evlerinin önündeki buz
gibi akan pınarın hayali onları gayretlendiriyordu. Yolda bir tanıdıkla
karşılaştılar, öteden söve söylene geliyordu:
-Bu dinsiz imansızların azgınlığı bitmeyecek...!
-Hayırdır ne oldu..?!
-Ne olsun, bu sabah bizim çocuklardan birini dövmüşler
gene..!!!
-Deme yaa...
İki kardeş tepelerindeki güneş kadar kızgın bir vaziyette
eve vardılar. Nurullah, doğruca pınarın başına gitti. Buz gibi suyla
elini yüzünü yıkadı. Eliyle saçlarını ve boynunu ıslattı. İçeriden
anasının sesi geliyordu:
-Oğlum, sofrayı seriyorum, haydi içeri gelin...
......
İçeri girdi. Anasına:
-Bir dolanıp gelelim,sen o zamana kadar ancak hazırlarsın
sofrayı, dedi
Yüklükte, yorganların arasında sokulu duran çakar
almaz’ını gezmeye çıkarken üstüne almayı alışkanlık haline getirmişti.
Doğruca yüklüğe gitti. Tabancayı alıp beline soktu.
Sabırsızlanan ağabeyi evin biraz ötesinde onu bekliyordu.
“Yürü” der gibi eliyle belli belirsiz bir işaret etti. Eğlenmeden
ağabeğinin peşi sıra seyirtti. Çarşıya doğru yürümeye başladılar.
Caddeye çıktıklarında kimsecikler yoktu ortalıkta. Ülkü Ocakları’nın
önünden geçtiler.
-Bir dolanıp gelelim sonra uğrarız, dedi ağabeği
İlerideki köşe başına yaklaştıklarında 6 kişi çıktı
önlerine, aldırmadı yürümeye devam etti. Aralarından geçmeleri için
yol açan komünistlerden birinin elini beline attığını görür görmez
Nurullah tabancasına davrandı. Karşısındaki hala silahını çıkarmaya
çalışıyordu. Asıldı tetiğe... Horozun düşmesiyle birlikte kör bir
metalik çıt sesi duyuldu. Mekanizmayı kavradı tekrar diğer eliyle.
Patlamayan merminin yerine bir diğerini sürecekti ki, az önce hayret
dolu bakışlarla donup kalan 6 keferenin korku tünelinden kurtulmaları
geç olmadı.
......
Köşebaşındaki kanlı kavga şimşek kadar hızlı başladı.
Nurullah’ın elindeki çakar almaz bir tarafa savrulmuştu. Gırtlak gırtlağa
bir dalaşma vardı şimdi: Gerilmiş sinirler, kin ve öfkeyle inen yumruklar,
hınçla soluyarak savrulan tekmeler...
Delikanlının kavgası mertçe olur. Ağız kanar, dudak
patlar, göz morarır da gık diyen olmaz. Kahpeliğe yer yoktur o kavgada;
yerden taş alıp vurulmaz, ısırılmaz, yere düşene dokunulmaz... Hele
ki, bir kişinin üstüne 3 kişi varmaz. Varırsa bu kavga mert döğüşü
olmakan çıkar buna itlik denir.
Nurullah ile Emin o gün işte böyle bir itliğe uğradılar.
Üzerilerine 6 komünist it hücum etti.
......
Kıyasıya vuruşan iki kardeş, takatlerinin sonuna
gelmişlerdi. Bir ara iyi bir savruldu Nurulllah, düştüğü yerden kalkmasına
fırsat vermeden başına çöktü dört kişi. Sivri burunlu ayakkabılarla
takviyeli tekmeler art arda iniyordu rastgele bir yerlerine. Yerden
kalkmaya çalıştıkça yediği tekmeler dengesini bozuyor, geri yere düşüyordu.
Kalkmasına meydan vermeyeceklerini anlayınca yüzükoyun yere kapaklandı.
Birisi sırtına oturdu bu arada. Kafasını kolları arasına alıp korumaya
çalıştı Nurullah. Sonu gelmeyen acımaz tekmeler böğürlerini deliyordu
sanki. Geçmek bilmeyen dakikalar boyunca kıvrandı durdu. Bir ara kendinden
geçti.
-Gardaşım kalk, kaçtı bu şerefsizler... diyen Emin
ağabeğinin sesini duymamıştı bile.
Emin, kardeşinin kalkmasına yardım etmek eğildiğinde,
Nurullah’ın iyice sersemlemiş olduğunu gördü. Kolundan çekerek ayağa
kaldırdı, omuzuyla destek vermek istiyordu. Kendine gelen Nurulllah
acıyla dizlerini karnına doğru çekti.
-Kardaşım, bir şeyin yok ya..?
-Çok kötü vurdular, belim kopuyor sanki ağam, böğrüm
delindi valla, dedi Nurullah.
Az sonra Emin’in yardımıyla pek uzakta olmayan evlerine
vardılar.
......
Evin önündeki pınarda iki kardeş elini yüzünü yıkarken
oğullarının dövüldüğünü öğrenen anaları peş peşe beddualar yağdırıyordu.
Nurullah, iki büklüm vaziyette pınarın başındaydı.
Ağabeyi ise hazır bekleyen sofraya oturmuştu bile. Anası pınarın başına
vardı.
-Oğlum, kalk da sofraya gel..
-Ana siz yiyin, ben biraz kötü oldum. Sonra gelir,
dedi Nurullah.
Anası, yanına ilişip sağını solunu incelemeye başladı.
-Türemeyesiceler, nerene vurdular oğlum.?
-Ana başım zonkluyor bir sanki böğrüm delindi, karnım
sancıyor...
Anası, az sonra Nurullah’ı eve alıp yatırırken, Emin’i
de bir araba bulması için tekrar çarşıya saldı. Oğlunun halini hiç
iyi görmüyordu. Afşın’a doktora gönderecekti.
Emin, geç vakit eve döndü. Afşın’a gidecek bir araba
bulamamıştı. Anası bu duruma çok kızdı. Kalkıp kendisi çıktı dışarı.
Almanya’dan minübüsle izine gelmiş bir tanıdığa gitti, rica etti.
Adam az sonra minübüsüyle evin kapısına gelerek Nurullah’ı aldı.
-Doktor Nedim’e varın bakıtın, diye tembihliyordu,
anası.
......
Minübüs, bir zaman sonra camları kırılmış olarak
evin önüne geri geldi. Nurullah’ın ağır yaralı olduğunu ve Afşın’a
götürüleceğini öğrenen komünistler, Arıtaş’ın çıkışında Körpınar denilen
yerde toplanarak yolu kapatmışlar, taş atıp, silah sıkarak minübüsü
yoldan geçirmemişlerdi.
Hemen hısım akrabaya, tanıdıklara haber verildi.
Herkes haberli kılındıktan sonra gece geç vakit ancak Afşın’a yetiştirilebildi
Nurullah.
Doktor Nedim, gece vakti gelen bu yaralıyı tanıyordu.
Hiç bekletmeden muayenesi yaptı. Bir kaç da soru sorduktan sonra,
durumunu iyi bulmadığı Nurullah’a ağrı kesici bir iğne yaptı.
-Acilen Elbistan Devlet Hastahanesi’ne gitmemiz lazım,
haydi durmayalım, dedi.
......
Afşın’dan yanlarına katılan Ülkücü arkadaşlarıyla
beraber Elbistan’a yola çıktılar. Yeni yeni şafak söküyordu. Doğruca
vardıkları hastahanede bir hemşire ile bir kaç hastabakıcıdan başka
kimseyi bulamadılar. Mecburen beklediler. Sabah oldu, doktorlar geldi.
Başhekim, bölgenin tanınmış solcularından biriydi.
Nurullah’ı başından savmak için türlü bahaneler çıkardı. Doktor Nedim
ise Nurullah’ın durumunu bildiği için endişe içinde kıvranıyordu.
Yapılan muameleye dayanamadı. Arkadaşlarına:
-Nurullah’ın burada hiç bekletmeyin, hemen alın Malatya’ya
götürün, diyerek bir kağıda gidecekleri doktorun adını ve adresini
yazarak verdi.
......
Malatya asfaltında hızla ilerliyorlardı. Pek ırak
olmayan yollar, uzadıkça uzuyordu. Akçadağ’ı daha yeni geçmişlerdi.
Kara yılan gibi kıvrıla kıvrıla uzayan yollara bakıp sanki olacakları
önceden bilen bir ermiş edasıyla konuşmaya başladı.
-Ne oldu, anlatmıyorsunuz...Doktor ne dedi, söylemiyorsunuz
!? ama eğer bu yoldan sağ sağlim geri dönmek nasip olmazsa eğer........
-Allah aşkına öyle laflar etme gardaşım, Allah’ın
izni ile güle oynaya döneceğiz ve o piçlerin de hakkından teker teker
geleceğiz , demişti, yanındaki.
-Sizden tek isteğim var, asla bu davadan vazgeçmeyeceğimize dair söz
verelim, Allah da şahidimiz olsun ...
-Söz gardaşım söz, demişlerdi hep bir ağızdan..
......
Yanaklarından kan damlayacak kadar gürbüz olan Nurullah
iki günde mum gibi erimiş, gözleri çukurlarında kaybolmuş, teni ayva
sarısına dönmüştü. Kavgadan sonra ağzına bir lokma ekmek girmediği
gibi bir damla uyku da uyumamıştı.
Yolun kenarında bekleyen adamlara ellerindeki kağıda
alel acele yazılmış adresi sordular.
Bir kaç dolanmadan sonra tavsiye edilen doktora ulaştılar. Doktor
hemen bir muyene etti. Nurullah’ın göz kapağını ters çevirip baktığında
kendince teşhisini koymuş, kararını da vermişti.
-Bu vakte kadar nerede kaldınız, hayati tehike var, dedi ve hiç beklemeden
hastahaneye gitmelerini söyledi.
Kendisi de telefona sarılıp acil bir vaka için ameliyahaneyi
hazırlamalarını bildirdi. Saatler değil dakikalarla sınırlı bir hayatla
karşı karşıyaydı.
......
Hastahaneye varmaları fazla zaman almamıştı. Malatya
Ülkü Ocağı’ndan gelen arkadaşları önlerine düşmüş yolu göstermişlerdi.
Hemen gereken kayıt işlemi yapılıp evraklar tamamlandı.
Nurullah acılarını hissetmez olmuştu. İki büklüm
vaziyette, yere yığılmış haldeydi. Sesi çıkmadığı gibi soluğu da belirsizleşmişti.
Hemşireler bir taraftan kan örnekleri alıyor, bir taraftan da ameliyathane
hazırlanıyordu.
Laboratuvardan neticeler gelir gelmez doktor, Nurullah’ın
başına koştu. Hemen narkoz vermeye başladı. İçinden “geç kalmamışızdır
inşaallah” diye dualar ediyordu.
Biraz sonra kendinden geçen Nurullah ameliyathaneye
götürüldü.
......
Saatler ilerledikçe ameliyathanenin kapısındaki kalabalık da gittikçe
büyüyordu. Belki, kan ihtiyacı olur diye Malatya’daki Ülkücüler seferber
olmuşlar, hastahaneye doluşmuşlardı. Çoğu tanımıyordu bile içeride
yatan aslanı. Herkes merakla biri birine soruyordu. Kırık dökük bilgiler
kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı...
-Vurulan kim..?
-Vurulmamış, öldüresiye dövmüşler..
-Afşın taraflarından Küçük Moskova diye nam salmış
bir kasabadanmış...
-Elbistan Hastahanesi Ülkücü diye kabul etmemiş...
-Doktor, çok geç kalınmış ama Allah’tan ümit kesilmez
diyormuş...
Uğultulu koridorda biri seslice:
-Arkadaşlar, hepimiz kardeşimiz için dua edelim diye
ikaz edince, duvar diplerinde bekleşen gençlerin sesi kesildi, başlar
öne eğildi. Koridorda artık ses duyulmuyordu.
Uzun bir bekleyişten sonra ameliyathaneden çıkan
doktor, meraklı bakışlara aldırmadan doğruca odasına gitti. Peşi sıra
gelen Ocak başkanı da odaya girdi.
-Çok üzgünüm, diye söze başladı doktor. Elimden gelen
her şeyi yaptım. Fakat, bundan sonrası Allah’ın lütfu ve inayetine
kalmış...
-Bunu nasıl anlayacağız, doktor..?
-Şimdi ameliyathanede bekleteceğim, belki ikinci
bir operasyona ihtiyaç duyabiliriz.
.......
Ameliyathane koridorunda bekleyenler gençlerde gerilim
artmış, bitmek bilmeyen dakikaların azabı herkesi kavruyordu. Sıcaktan
kuruyan ağızlarda dua için kıpırdayan diller zorlanıyordu. Göğüsler
iyice daralmış, iç çekmeye bile müsade etmeyen bir sıkıntısı sarmıştı
bedenleri.
Birden, telaşlı koşuşmalar oldu, içerideki hemşirelerden
biri süratle dışarı çıkıp doktorun odasına yöneldi. Biraz sonra peş
peşe girildikleri ameliyathaneden çıkan doktorun eğik başı, çaresizlikten
önüne düşmüş kolları akıbeti haber veriyordu.
Dişlerini sıkmış birinin, geniz yakan sözleri doldurdu
koridoru boydan boya:
-Haber Salın Afşın’a, Bir Yiğidi Devrildi...
Göz yaşlarını tutamayanlar, duvarları yumruklayanlar, “bunun hesabı
sorulmalı” diyerek kinle haykıranlar...
......
Kasabada dehşetli bir telaş yaşanıyordu o gün. Nurullah’ın
şehadet haberi, suya düşen taşın oluşturduğu haleler gibi dalga dalga
yayılıyordu bütün Afşın ovasına. Önce Afşın çalkalandı, ardından Arıtaş...durulmak
bilmez bir çalkantı ile sarsılıyordu dört bir yan.
Kimileri sessizce kayboluyordu ortalıktan, yılanlar çıyanlar gibi
sürünerek imi timi bellisiz bir şekilde...
Yüzleri güneşten kavrulmuş ağızı dualı insanların
ise kara haberle birlikte kan çıkan yüzleri korkunç şekiller oluşturmuştu.
Öfke ayağa kalmış, dağları sarmıştı bile... Hınçla sıkılan yumruklar
birer balyoz olmuştu.
Cenazeyi getiren Malatyalı Ülkücüler, ağlamaktan
kan bürümüş gözleri, geldikleri bu diyarın güzelliğine, cennet kadar
güzel bu diyarda nasıl olup da şehit verildiğine şaşkınlıkla bakıyorlardı.
Caddeler bir anda bir uçtan bir uca doldu...Duyan geldi, gören katıldı...
Otobüslerin peşine, taksiler, kamyonlar, traktörler takıldı...
......
Asker, asker, asker... Dağ taş asker kaynıyordu,
olağanüstü tertibat alınmıştı Arıtaş’ta...
An be an yaşanan dehşet dolu saatler başlamıştı.
Yer yarılmış da yerin dibine girmişti it encikleri...
Bir taraftan içinde kimse bulunamayan solcu dernekler tahrip edilirken
diğer tarafta komünistlere yuvalık eden belediye binası askere rağmen
taş yağmuruna tutuluyordu.
Gökler tekbir nidaları ile inlerken mezarlığa doğru ilerledi cenaze
alayı...
......
Mehmet, o gün çalışmıyordu. Yakın bir şehirde bulunan
hemşehrilerin yanına gitmek için hazırlanmaya başladı. Posta kutusuna
baktı. Bir kaç el ilanı dışında bir şey yoktu. Memlekete izine gittiğinde
Afşın Postası isimli mahalli bir gazeteye abone olmuştu. Gurbet elde
haftada bir de olsa posta kutusuna giren, posta güvercini kadar küçük
ama değerli, kısa fakat önemli bilgiler taşıyan gazete bir iki haftadır
gelmiyordu.
Lokal benzeri kahvehaneye varıp arkadaşları ile buluştu
Mehmet. O gece geri dönerken yolda aklına Afşın Postası’nı orada da
göremediği geldi. “Niye sormadım ki...” dedi, kendi kendine.
......
Mehmet, tam bir sene sonra koca valizi yüklenip geldi
memlekete.
İhtiyar babası, bir de kardeşi Emin karşıladı onu. Eve girer girmez
anasının ellerine sarıldı Mehmet. Öpmeye koymadı anası, göz yaşları
ile kucakladı oğlunu. Bir müddet kopamadılar. İkisi de ağlıyordu.
Sofra hazırlanırken baba ve iki oğul baş odada sohbet
etmeye çalışıyorlardı. Mehmet’i görmeye gelen akrabadan kadınlar kızlar
ise yan odada sessizce oturuyorlardı. Babasıyla bir iki laf ettiler.
Mehmet, ne olduğunu anlamadığı bir huzursuzluk hissetti.
-Nurullah gardaşım nerede baba? diye sordu.
-Dayıyın oğlu gelmişti onunla beraber gittiler, dedi
babası.
Sebebini bilmediği durgunluk iyice arttı. Yüzler
donuklaşmıştı. Sağır bir sessizlik sardı odayı. Biraz da gönüllenerek
tekrar sordu:
-Gardaşım, bilmez mi geleceğimi baba, gözetmez mi
beni ?
İşte o an evin sessizliği birden yan odada oturan
kadınların hıçkırıkları ile bozuldu.
-Gardaşııım......
Zeliha, hıçkırıklara boğulmuş vaziyette haykırıyordu. Koşarak geldi,
Mehmet’in boynuna sarıldı.
-Nurullah’ımız yok artık ağam, onu komünistler öldürdü.
......
Canı gibi sevdiği iki öğrencisini vurmuştu kızıl
komünistler. O bunu hiç ama hiç unutmadı ... Hatırına düştüklerinde
dudaklarından Fatihalar dökülürken, bu acıklı sonda kendinin de payı
olduğunu düşünür gözlerinden yaşlar süzülürdü. Bilhassa mübarek gecelerde
yatsı namazından sonra seccadeden kalkmadan gönül diliyle onlarla
sohbet ederdi. Ahdetmişti, onların aziz hatırasını yaşatacak bir şeyler
yapacaktı.... İçince bir ukde olarak yıllarca sakladı bunu.
Ve Allah nasip etti ve bir gün bütün engelleri aşıp
Afşın’a belediye başkanı olmayı başardı... Gönlünün derinliklerinden
gelen bir ses devamlı onu uyarıyordu: şehitlerin hatıralarını ebediyen
yaşatacak bir eser.!
......
Bir gün ilçede küçük bir inşaat başladı...
İlçe meydanında görünen bir köşeye ŞEHİTLER ÇEŞMESİ yapılıyordu. Fazla
uzun sürmedi, tez bitirdiler inşaatı. Hemen su bağlandı gürül gürül
akan. Çeşmenim iki yanına da iki şehidin adı yazıldı. Bir süre sonra
Fatihalarla halkın kullanımına açıldı çeşme. Reis Bey karşısına geçtiği
çeşmeden büklüm büklüm akan suları seyrederken, şehitlerin ruhlarının
da huzur bulduğunu gözleriyle gördü o gün..