**************
DURSUN ÖNKUZU, Cennet ülkemizin
güzel beldesi, bozkurtlar yuvası Tokat'ın Zile kazasında dünyaya geldi..
Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulunda tahsil
görürken İşgal altındaki okulda komünistler tarafından yakalanıp üç
gün süren ve bisiklet pompasıyla ciğerlerine hava basmaya varan ağır
işkenceler yapıldıktan sonra, 23 KASIM 1970 günü, okulun üçüncü katından
aşağıya atılarak şehid edildi...
**************
KIZKARDEŞİ KADRİYE ÖNKUZU'NUN KALEMİNDEN:
AĞABEĞİM DURSUN ÖNKUZU
Yıl 1970… Kasım ayının 22. günü… İftar sofrasındayız.
Mercimek çorbasını ağabeyimin çok sevdiğini hatırlatıyor, babaannem.
Hepimizin gözleri doluyor. Kapı çaldı. Ağabeyimin arkadaşının babası
berber Cemal Amca. Babamı istedi.
İndi babam. Sonradan öğrendiğime göre: “Öğrenci olaylarında
Dursun yaralanmış, hemen Ankara'ya gidelim” demiş. Tabi radyo ve televizyonlar
olaylarda ağabeyimin kaçırılarak işkence sonucu öldürüldüğünü açıklamış.
Bizim bir şeyden haberimiz yok. Babam haberleri hiç kaçırmazdı halbuki.
Tabi daha 19 haberleri başlamamıştı. Televizyonumuz zaten yok o zamanlar.
Babam hemen gitti Ankara'ya evimize akrabalar, komşular,
ülkücü camiadan dostlar dolmaya başladı. Tabi anneme ve bize ağabeyimin
yaralı olduğunu söylüyorlardı. Ben ozamanlar orta birinci sınıfta
okuyordum. Ablam Amasya Yatılı Öğretmen Okulu birinci sınıfta okuyordu.
Benim küçüğüm Zübeyde ise ilkokul ikide.
Ertesi günü ablamı getiriyorlar ülkücü hocaları.
Ben hala ağabeyimi yaralı hayal ediyor, ona en iyi şekilde bakar,
hemşirelik yaparım biricik ağabeyime diyordum. Heyhat!.. yaradanımıza
kavuşalı kaç gün olmuş halbuki. Camilerde selalar kendime gelebildim.
Bu mahşeri kalabalığın anlamını ancak o zaman idrak edebildim. İki
gün sonra cenazeyi getirdiler ülküdaşlarının acılı, hüzünlü tekbirleri
arasında. Zile o tarihe kadar öyle bir kalabalık görmemeişti. Otobüslerle
Ankara'dan çevre il ve ilçelerden, köylerden akın akın gelen ülkücüler
son yolculuğunda birlikte olmak istemişlerdi Şehit Önkuzu'nun ruhuyla.
Kılıçkıran, İmamoğlu, Özmen ve Önkuzu… İşte davanın ilk şehitleri.
Bu nasıl bir dava idi, nasıl bir mücadeleydi. Bu birçok kısır düşünceli,
egoist, maddeci yöneticilerin dediği gibi sağ sol davası değildi.
Bu, Türk - Gayrı Türk savaşıydı. Şuuru, kültürü, ruhu ve gönlü ile
Türk olanla, hiçbir şeyi Türk olmayanların, gerçek imanı yüreğinde
duymayanların savaşıydı.
Daha ortaokul, lisedeyken ülkücü mücadelenin ön saflarında
yer almıştı. Zile kalesinin tam karşısında Ü.O.D açılmıştı. Önceleri
birkaç arkadaştılar. Sonra çığ gibi büyüdüler, çoğaldılar. Babam sürekli
çok ileri saflarda mücadele ettiğini söyler, mesleğini eline aldıktan
sonra ne yaparsan yap derdi. Ailenin tek umudu tek dayanağı oydu.
O öylesine imanlı, kararlı ve samimiydi ki o günlerde yapılan haksız
düşünce, görüş ve davranışlara asla tahammül edemiyordu.
Birkaç önce Süleyman Özmen Y.Ö Okulu'nda şehit edilmişti.
Ağabeyim o olayı bizlere göz yaşları içersinde anlatmıştı. Anneme
kan lekeleri olan bir ceketini saklamak üzere yıkamamasını tembih
ederek emanet etmişti. “Bu kan Süleyman'ın kanı sakın yıkama, mübarek
şehit kanı; yarın Allah'ın huzurunda şahitlik edecek inşallah” demişti.
Kendisinin de birkaç ay önce söylediği bu sözden sonra aynı kaderi
beklediğini nerden bilsin. Ah canım ağabeyciğim.
O bir ülkü deviydi. Hiçbir çıkar gözetmeksizin. Çok
büyük ideallere sahipti. Öylesine inançlıydı ki düşüncelerini gerçekleştirmek
için elinden geleni yapardı. Milliyetçi, ülkücü çocuklara, gençlere,
kızlara milli manvi değerlerimizi kaybetmemeleri için seminerler düzenlerlerdi.
Okul derslerinde başarısız olan talebelere ücretsiz matematik, fen
kursları verirdi. Maddi imkanları kısıtlı olduğu halde verilen hediyeleri
kabul etmemişti. Onu akrabalarımız, arkadaşları mahcup, utangaç, az
ve öz konuşan, konuşunca herkes tarafından dinlenip beğenilen birisi
olarak tanırlardı. En büyük idealli büyük bir kütüphaneye sahip olmak
ve gençlerin hizmetine sunmaktı. Çok kitap okurdu. Eline geçen parayı
kitaba yatırırdı. Yaz tatillerinde çalışıp okul masraflarına katkıda
bulunurdu. Judo öğrenmişti. Her sabah jimnastik yapar, titizliği ile
ablamı yorardı. Namazlarını düzenli olarak kılar, kılamadığı vakitleri
küçük bir deftere not ederdi. O zamanlarda Zile'nin yetiştirdiği çok
kültürlü, muhterem bir zat olan müftü Arif Efendi'den ders alırdı.
Ağabeyimin yetişmesinde büyük bir payı olmuştu Arif Efendi'nin. Ağabeyim
İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesini kazanmış, kayıt yaptırmıştı.
Ama o okula komünistler hakim olduğu için Ankara Erkek Teknik Yüksek
Öğretmen Okuluna geçmişti. Kader işte. Nereye gitsen değişmiyor.
Ağabeyimiz kız olmamıza rağmen bizlerle çok ilgilenir,
büyük bir insan gibi her şeyini paylaşırdı. Kitap okuma alışkanlığım
onun sayesinde olmuştu. Yaşasaydı kim bilir ne büyük hizmetleri olacaktı.
Ama o birçoklarımıza nasip olmayacak şerefli bir ölümle Rabbimize
kavuştu. Hem de öyle bir mertebe ki tam on üç kişi insanlık dışı işkenceler
yaparak ulaşılamayacak sabrı, tahammülü, Allah yolunda can vermenin
lezzetini tattırdılar. “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma.
Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine
verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından
kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku
olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.” (Al-i İmran
Suresi,169-170. Ayet).
Ruhları Şad, Mekanları Cennet olsun…
Kadriye Önkuzu
**************

Önkuzu hey !..Önkuzu !.. Önde gider
Önkuzu ...
Bu bayrak düşmez yere Ölmedikçe son kuzu !..


Dursun adı ... Dursun adı ... O gitti , dursun adı ...
Dillerde türkü olsun , Yürekte vursun adı !..


Kuzular koç olacak , Toy, düğün , göç ... olacak ,
Bu yıl ki kuzuların Adları ÖÇ olacak !!!