Damla damla ırkımın kanı,
Bir kımız çamçağına akarken,
Altaylar'da öğrenmiştik biz,
Ölümle anda olmayı.
Umay'ın kanatlarında,
Tanrı Dağı'na bakarken,
Küçücük ellerimizle
Güneşe dokunmuştuk.
Sonra bizim olsun istedik güneş,
İşte herşey böyle başladı...
CENGİZ BAKTEMUR 2 Mayıs 1982... Malatya’nın Doğanşehir ilçesine
bağlı Polat köyünden olup 20 yaşındaydı. Ailece, Doğanşehir’de Yeni
Belediye Garajı’nın yakınında Doğu mahallesinde oturuyorlardı. Liseyi
yeni bitirmişti. Doğanşehir’de meydana gelen bir olaya adı karıştığı
için tutuklanıp cezaevine kapatıldı ve 12 Eylül Mahkemeleri’nde yargılanarak
idam cezasına mahkum edildi. 2 Mayıs günü, sabahın erken saatlerinde
Elazığ Kapalı Cezaevi’nde asılarak şehit edildi. Mahkemede idam cezasına
çarptırıldığını öğrenen annesi, ruhi bunalım geçirdi. Şehadetinden
sonra da felç oldu. Cenazesi, Doğanşehir Mezarlığı’na defnedildi.
DARAĞACINDA CAN VEREN BİR ŞEHİDİMİZİN SON
SAATLERİ...
Genç yaşta Ülkücü Hareketin saflarına katılmıştı.
12 Eylül öncesinde mücadelenin içerisinde yer almış hatta bu uğurda
cezaevine de girip çıkmıştı.
12 Eylül fırtınası, Ülkü Çiçeklerini birer birer
dallarından kopararak savurmaya başladığında o günlerde yaşananlardan
endişe içinde kalan ailesi, onun hemen askere gitmesini istemişti.
O, Ülkücü sabıkasından dolayı “sakıncalı er” olarak
acemi birliğini tamamladıktan sonra usta er olarak değişik yerlerde
silahsız görevlere gönderildi. En son geldiği yer Elazığ İl Jandarma
Alay Komutanlığı idi. Merkez Bölük Komutanı olan yüzbaşı ise gerçekten
milliyetçi ve vatansever bir insandı. Komutanına, devamlı olarak askerlikle
ilgisi olmayan onarım gibi işlere koşturulduğunu anlatınca o, bu şikayeti
anlayışla karşılamış ve gerekli emirleri vererek onu askerliğinin
son aylarında hem onurlandırmış hem de bilmeyerek vicdanında bütün
hayatı boyunca kanayacak bir yaranın açılmasına sebep olmuştu.
Artık, cezaevi dış güvenlik nöbetlerine ve koğuş
arama operasyonlarına gönderiliyordu. Sorumlu oldukları Elazığ Kapalı
Cezaevi ağzı beraber mahkumla doluydu. İçlerinde az sayıda Ülkücü
de vardı. O, bir vesile ile Ülküdaşlarını görmek onlarla irtibat kurmak
istiyor, bu sebeple cezaevi ile ilgili her hangi bir görev olduğunda
gönüllü olarak hemen öne atılıyordu.
İKİ GÜN ÖNCESİ... ANASIYLA SON GÖRÜŞMESİ...
O gün, Nisan’ın son günü, daha önceden ismini duyduğu
ancak hücrede kaldığı için bir türlü yüzünü göremediği Cengiz Baktemur
ile ilgili bir takım olaylar oluyordu.
Bir süre önce gazetelerde "idam cezası -12 Eylül
diktatörlerince- tastiklendi” diye yazılan Cengiz’in annesi kalkıp
Elazığ’a gelmişti. İçinde belki yavrumu bir daha göremem endişesini
taşıyan bu ana, evladıyla görüşmek istiyor ama cezaevi idaresi bu
görüşmeye izin vermiyordu.
Yüreği yaralı ana, oğlunu görmek için bütün gücüyle
diretiyor ve cezaevinin önünden de ayrılmıyordu. Daha sonra araya
giren bir astsubay, Bölük Komutanı yüzbaşıya kadar ulaşarak bu görüşmenin
gerçekleşmesini sağlayacaktı.
İşte, bu görüşme esnasında, o da yanlarındaydı ve
Cengiz’i ilk defa orada görüyordu.
Görüşme yerine giren, gözleri ağlamaktan şişmiş olan
ana, evladına öyle bir sarılmıştı ki, adeta onu alıp içine koymak,
onu bekleyen kötü akıbetten saklamak ister gibiydi. Cengiz’i öpüyor,
kokluyor, bağrına basıyordu. Ana, bir yandan ağıtlar yakıyor, kafiyeli
sözler söylüyor, oğluna duyacağı hasreti dile getiriyor bir yandan
da başta Kenan Evren’e olmak üzere bütün 12 Eylül cuntacılarına beddualar
yağdırıyordu.
Mübarek kadın, hıçkırıklara boğularak:
-Oğlum zannetme ki, seni kurtarmak için uğraşmadık...
derken, oğlu için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını anlatıyor,
başarılı olamadıkları için de adeta özür diliyor, gibiydi.
-Ana yeter ki sen üzülme, alnımıza böyle yazılmış...
diyen Cengiz ise, anasını teselli etmek için çırpınıyordu.
İDAM TEZKERESİ GELİYOR...
O gün bölükte yeni bir görev emriyle içtima verilerek
herkesin acilen hazırlanması istenmişti. Görev yerleri Elazığ Kapalı
Cezaevi idi. Sıcakkanlı ve çabucak dostluk kurmasını bilen bir yaradılışta
olduğu için Bölük Karargahında hemen herkes ile kısa zamanda arkadaş
olmuştu. Bu sebeple bölük yazıcısına:
-Hayırdır ne oluyor? diye sorduğumda:
-Akşam Ankara’dan şifreli, gizli bir emir geldi,
cevabını alınca iyice meraklanmıştı.
-Sen bu işleri iyi bilirsin, hayırdır inşaallah,
diye üsteleyince de Yazıcı, emrin muhtevasını bilmediğini ama gelen
emrin kodlarından bunun bir infaz tezkeresi olduğunu anladığını söylemişti.
Cezaevinin güvenliğinden jandarma sorumlu olduğu
için cezaevindeki durumlar bölükte az çok bilinir ve konuşulurdu.
İçeride idam mahkumu olan epey insan vardı. Fakat, onun aklıma bu
idam tezkeresinin bir Ülküdaşına ait olabileceği hiç gelmiyordu.
Akşam saat 19.00 sularında cezaevine vardılar. Cezaevi
çevresinde gerekli tertibat alındığı gibi içeride de özel bir güvenlik
oluşturulmuştu.
ÖLÜM HÜCRESİNDE NÖBETE...
Ona, saat 20.00’de idam mahkumlarının özel olarak
tutulduğu ölüm hücresinde bir arkadaşıyla beraber nöbet yazılınca,
anlatamayacağı kadar karmaşık bir ruh haline girmişti. İdam edilecek
olan kendi kanından, canından bir parça olan Ülküdaşı: CENGİZ BAKTEMUR
idi. Nöbete giderken nasıl davranacağını bile kestiremiyordu.
Az sonra cezaevinin, odunluk ile koğuşlar arasındaki
bir kısmında bulunan hücrenin önüne geldiğinde Cengiz, namazını yeni
bitirmiş, seccadesinden kalkıyordu. Başında yünden örülmüş bir başlık,
sırtında bir kazak ve ayağında ise şalvar vardı.
Cengiz’in bir senedir yattığı bu hücrede tutacağı
nöbet, diğer nöbetlerinden çok farklıydı. Çünkü bu nöbet, asılacağını
öğrenince geçireceği her hangi bir ruhi bunalımı anında bilmeyerek
veya idamını engellemek için bilerek kendini yaralamasına mani olmak
içindi. Bu sebeple hücrenin kapısı açılmış o da içeri girmişti.
MUHABBETLE VUSLATA...
Selam verdiğinde mütebessüm bir çehre ile "Aleykümselam"
dedi, Cengiz. Bu tavrı ona cesaret vermişti. Birkaç dakika sonra onunla,
şehadet şerbetini içerek vuslata ereceği ana kadar devam edecek olan
bir muhabbete başlamışlardı.
Tanışmaları, bir birlerini bilişleri bütün Ülkücülerinki
gibi olmuştu. Hemen müşterek tanıdıkları isimleri bulmuşlar ve gönül
kapılarını bir birlerine ardına kadar açmışlardı. Nöbet için de olsa
son saatlerinde bir Ülküdaşının yanında olması Cengiz’i çok sevindirmişti.
-İyi ki, senin gibi sohbet edeceğim bir ülküdaşım
var yanımda... diyordu.
Cengiz’in, yıllar önce lisede okumak için geldiği
bir ilçede tanıştığı, onun da yakınen tanıdığı arkadaşları vardı.
Geçmiş yılları andıkları bu mutlu dakikalar su gibi akmıştı...
Sohbet esnasında bazan, üzgün bir tavırla sitemler
dökülüyordu dudaklarından, Cengiz’in. Poliste alınan ifadesinden başlayarak
mahkeme safhasına kadar uğradığı bütün haksızlıkları ama isyan etmeden
bir bir anlatıyor, "Suçsuzum" diyordu üstüne basa basa.
Yargılandığı mahkemedeki hakimin düşmanca tutumu
sebebiyle bu cezaya çarptırıldığını anlatırken gözlerini kin ateşleri
bürüyor ve mütemadiyen, "Allah’ım, onun ecelini benim elimden
nasip eder inşaallah” demekten kendini alamıyordu. Bir kaç saat sonra
Hakk’a yolcu edeceğimiz bu yiğit, böylelikle son ana kadar infazının
yapılmayacağına dair ümidini koruduğunu da belli ediyordu.
Cezaevi odunluğunun içine kurulan idam sehpası ve
çevredeki hazırlıklar bitmiş olmalı ki, çıkmak için hazırlanmaları
bildirilince, Cengiz hüzünlü gözlerle kapıya bakarak:
-Gardaş, hayıflandığım şey nedir biliyor musun?!
Şimdi beni bir kişiyi öldürdüğüm iddiasıyla asacaklar. Halbuki onlarca
kişiyi öldürene bir şey yapmıyorlar. İnan ki, hiç bir şey bu adaletsizlik
kadar zoruma gitmiyor... demişti.
Gerçekten de Cengiz’in idam edilmesinden bir hafta-on gün kadar sonra,
bu cezevinden 12 PKK’lı kaçacaktı. Bu dehşet verici olay, Cengiz’e
gücü yeten diktatörlerin kısa bir süre sonra kimler karşısında aciz
kalacaklarının da ilahi bir işaretiydi belki ...
Mübarek üç aylardı. Cengiz de üç aylar orucu tutuyor,
namazlarını da hiç aksatmadan kılıyordu. Bir birine ezelden sevdalı
bu iki Ülkücü hücrede sohbet ederken saatler ilerliyor, hücrenin önünü
de git gide kalabalıklaşıyordu. Bir ara bunu farkeden Cengiz,:
-Dışarıda çok kalabalık var mı? diye sorunca:
-Evet, oldukça kalabalık... jandarmanın tamamı bugün
burda, ayrıca bütün gardiyanlar da gelmişler, dedi. Hafifçe iç geçirip
dudaklarından fısıltı halinde zehir gibi bir cümle döküldü.
-Titrediğimi mi görmek istiyorlar... Onlar bunu hiç bir zaman göremeyecekler...
Bu arada Cengiz’in idam edileceği bütün cezaevinde duyulmuş olmalı
ki, koğuşlardan mahzun bir edayla okunan tekbir ve ilahi sesleri geliyordu.
Bu sesler, o gün sabaha kadar hiç kesintisiz devam etti.
İMAM GELİYOR...
İdam edilmesine bir saat kadar zaman kalmıştı. Nereden
bulunup getirildiği bilinmeyen bir imam geldi. Adam şaşkın olduğu
kadar da endişeliydi. Cengiz’in yanına ihtiyatla yaklaştı.
Cengiz’in nurlu yüzünde yine o ışıltılı tebessüm
belirdi.
-Hoşgeldiniz Hocam,
-Hoşbulduk, diyen imamın yüzünden kasvet bulutları
dağılmamıştı henüz.
-Hocam, son olarak dini telkini birlikte tekrarlamak
istiyorum...
-Niye sen telkini bilmiyor musun...? diye soran imama
tatlı ve sıcak bir ses tonuyla:
-Biliyorum Hocam ama eksiğim veya yanlışım varsa
düzelteyim istiyorum, dedi.
SON NAMAZ...
Saat epey ilerlemişti. Bu arada idam gömleğini getirdiler
ve üstünü değişmesini söylediler. Cengiz, kendisine verilen ve giydiğinde
topuklarına inecek kadar uzun olan beyaz gömleği almıştı ki, uzaklardan
yankılana yankılana gelen ezan sesiyle irkildi. Ve hemen:
-Müsaade edin de sabah namazımı kılayım!? dedi.
İnfaz komuta heyetinde hoşnutsuzluk ifade eden bir
homurtu yükseldi. Aralarında biraz konuştuktan sonra:
-Abdestin var mı...? diye soruldu.
-Evet, abdestliyim, dedi Cengiz.
Böylelikle Cengiz son namazını eda etti... Namazını
tamamladıktan sonra da idam gömleğini giydi. Onu darağacının yanına
getirdiler.
SON ARZUSU...
Şehadete hazır olan Cengiz’e usulen son arzusunu
sordular...
-Bir bayrak ve Kur’an-ı Kerim istiyorum!!!
Ortalık bir anda hareketlendi. Görevliler dört bir
yandan koğuşlara doğru koşmaya başladılar. Az sonra birisi, elinde
bir Kur’an-ı Kerim ile geldi. Cengiz, Kur’an-ı aldı ve 3 kere öpüp
başına koydu.
Koca cezaevinde bir bayrak bulmak epey zor olmuştu. Nefes nefese gelen
birinin getirdiği küçücük bayrağı Cengiz’e verdiler. Sakin bir edayla
dürülü olan bayrağı açan Cengiz, iki eliyle kenarlarından tuttuğu
bayrağı göğsü hizasına kadar kaldırarak ileri uzattı ve sesli olarak:
-Ey benim şerefli bayrağım... Ben seni dalgalandırmak
için çok mücadele ettim ama seni dalgalandırmaya gücüm yetmedi...
dedikten sonra öpüp başına koydu.
Kur’anı öperken ve bayrağa hitap ederken darağacının
önünde bulunan Cengiz’in bir yanında kement ipi sarkıyor, bir yanında
da az sonra üstüne çıkacağı tabure duruyordu.
ÜLKÜDAŞLARINA VASİYETİ...
Cellat, esmer tenli, zayıf vücudu ile sabahın alacakaranlığında
olduğundan daha uzun boylu görünen Elazığ’ın Hankendi taraflarından
olup hırsızlıktan sabıkalı zavallı bir adamdı. Bir kenarda korku içinde
tir tir titriyordu.
İnfaz Heyetinden birisi, elindeki kağıttan, az önce
elleri arkasından kelepçelenmiş olan Cengiz’in yüzüne karşı idam kararını
okudu.
Kısa bir sessizlikten sonra:
-Bir diyeceğin var mı...? diye sordu.
-Evet, birini sormak istiyorum. YARBAY METİN burada
mı???
-Hayır burada yok...
-O zaman söyleyeceğim her hangi bir şey yok.
-Eğer o burada olsaydı ne söylemek isterdin?
-Şunu herkes iyi bilsin ki, ben bugün burada Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin kanunlarının gereğince değil, YARBAY METİN’in
kanunları sebebiyle infaz ediliyorum... Eğer o, şu an burada olsaydı
onun yüzüne tükürürdüm. Ayrıca, bunu onun yanına bırakanlara da hakkımı
helal etmiyorum!!!
-........................
İKİ KERE ASILDI CENGİZ...
Sonra daha önceden hazırlanmış olan idam yaftası
boynuna asıldı. Başında yünden örülmüş bir başlık (külah) vardı. İdam
yaftasını asarken bunu başından almak istediklerinde:
-Onu başımdan almayın. Onu cezaevindeki ülküdaşlarım
benim için ördüler...dedi.
İnfaz komuta heyetinde gene bir homurdanma oldu
ama sonunda külahın başında kalmasına izin verildi.
Cengiz, tabureye çıkarken cellat da mecburen yanında
belirdi. Yukarıdan sarkan kemendi telaş içinde Cengiz’in boynuna geçirip
aceleyle tabureye bir tekme atarak kaçtı. Karanlığın koyultusunda
saklanmak ister gibiydi.
Anlaşılmaz bir hırıltı kapladı ortalığı... Karanlığa
benek benek düşen lambaların fersiz ışığında çırpınan, debelenen beyazlıktan
başka her şey sanki taş kesilmişti. Ne kadar geçti bilinmez, Cengiz
hala can çekişiyordu. İçlerinden biri, içinde biriken nefesiyle avazının
çıktığı kadar bağırdı:
-Böyle bir işkence olamaz ... Tutun lan, kaldırın..!
Aynı duyguları paylaşan iki asker zembereğinden boşanmış
bir yay gibi atılarak Cengiz’i ayaklarından tutup havaya kaldırdılar.
Az sonra bir köşeye sinmiş olan cellat bulunup geri
getirildi ve bu defa ipi Cengiz’in boynuna tam geçirmesi söylendi.
Ve... cellat, tekrar tabureye tekme attı...
Cengiz, yağlı urganın ucunda hafif hafif sallanırken
güneş ışıkları da ufuğu aydınlatmaya başlamıştı.
Bütün Türkler bir ordu katılmayan kaçaktır, Töremizde
yazılı harpten kaçan alçaktır!