Manisa'nın Saruhanlı kazasına bağlı Gözlet köyündendi. 21 yaşında olup evliydi.
Bir takım olaylara karıştığı iddiasıyla polisler tarafından yakalandı.
Tutuklandıktan kısa bir süre sonra, 12 Eylül Mahkemeleri tarafından
mahkum edildi. 3 Haziran tarihinde, hakkındaki idam cezasını sabaha
karşı infaz edildiğine dair Radyo ve TV.'den yayın yapılmasına rağmen,
polisler tarafından cezaevinden alınıp Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü.
Burada, "itiraf" etmesi için iki gün boyunca akıl almaz
işkenceler yapıldı ve 5 Haziran günü Buca Cezaevi'ne geri getirilip,
sabahın ilk saatlerinde asılarak şehit edildi.
İDAM SEHPALARINDAN HAK'KA YÜRÜDÜLER...
İzmir’de
Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın
örtüştüğü bir ağabeyimdi. Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım
Hoca müezzin odasında bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii
imamı Abdullah Hoca da oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni
tanıştırırken, Ülkücü olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah
Hoca da Halil ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi.
Bu ne güzel bir rastlantıydı Yarabbi...
Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne mutlu onlara.
Allah’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine şahit oldum.
Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek,
Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...” dedi. Bir müddet nefeslendikten
sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:
“Daha
önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında
bulunmuştum. Onlar infaz sırasında
-Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı
kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara
istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı.
İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik
insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına
inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı.
Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum.
Onlar infaz edilirken
-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl
davranır?, diye içimden geçirmiştim...
Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle
evime gelip,
-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?,
dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her
taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını
anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler,
komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların
bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.
Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli
olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan
kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında
beyaz çorap ve terlik vardı.
-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an
çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...
Orada bulunanların çoğu onlarla helallaştı. Hücrelerinde
yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler.
Heyet huzurunda doktor,
-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi
de,
-Elhamdülilah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok,
demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine
teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken
bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine,
-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi
yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına
açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara,
dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.
-Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim.
-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin,
ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini
kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o
kadar nurlanmıştı ki...
Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye
çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi.
Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı...
Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların
yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir
lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın
titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan
normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...
İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası
boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.
-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle
başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye
çıktı. Cellat, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler
söyleyince Cellat, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet
getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak
bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde
ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin
de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir
masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp
ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna
yafta takılmıştı. Ona da,
-Halil, Allah’a gidiyorsun, dedim. O da, tebessümle
başını sallayarak,
-Biliyorum
Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir getirerek sehpaya yürüdü.
Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellat’a bir şeyler söyledi. Cellat,
aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet getirirken Cellat, tabureyi
ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk gibi boynu bükük kıbleye
bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in de boğazından urganı Savcı
çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in de gözleri açıktı;
sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp, ona da Yasin okudum.
Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat bunlar
hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku hali vardı.
Selçuk ile Halil’in, Cellat’a ne söylediklerini merak ediyordum. Duvarın
kenarında çömelip, önüne bakan Cellat’ın yanına gittim. Halil ile
Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda,
-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür
ediyordu; bunlar ise,
-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini çekiyordu…”
Mehmet Karanfil
SELÇUK DURACIK VE HALİL
ESENDAĞ'IN MEKTUBU
Bismillahirrahmanirrahim
Ol deyince bütün alemleri olduran, herşeyin sahibi
ve mutlak hakimi Cenab-ı Rabbül alemine sonsuz hamd ve sena olsun.
Selatü selam, alemlere rahmet olarak gönderilen Cenab-ı Allah'ın en
sevdiği kulu ve Resul'u ümmeti olarak şereflendirdiğimiz "O"
en güzele Hz. Muhammed (S.A.V) efendimize, sevgili ailen, ashabına,
Saadet-i Kiram ve gönüller sultanı Şeyda (K.S) Hazretlerine cümle
Evliyaya ve mü'minlere olsun inşallah.
Esselamün Aleykûm ve Rahmetullahi ve berakatühü.
Pek muhterem abi ve dünya ukba kardeşlerimiz, gönüller dolusu sevgi,
hürmet ve hasretle kucaklaşır muhabbetle büyüklerimizin ellerinden,
küçüklerimizin gözlerinden öper aciz şahsımız ve ehl-i islâm hayır
dualarınızı Cenab-ı Rabbül Alemin'den niyaz ederim.
Muhterem abilerimiz ve gardaşlarırnız...
Bu aciz satırları yazmamızın gayesi sizle gönüllerde
helâlleşmek içindir. Cümleniz hakkınızı helal edin hayır ve dualarınızı
eksik etmeyin. Bizlerin varsa cümlenize hakkımız helal olsun. Rabbül
Alemin takdiri böyleymiş. Elhamdülillah biz acizlere takdiri ilahisine
rıza göstermeyi nasip etsin, Rabbül Alemin inşallah.
Bir haberde şöyle buyuruluyor: Ölüler için yapılan
dualar nurdan tabaklarla onlara takdim olunur (Hadis-i Şerif)
Ölüye kendisinin üzerine yas tutulması sebebiyle
kabirde azap olunur. (Hadis-i Şerif) imân sahibi Mevlamıza kavuşuncaya
kadar rahata eremez.
Esselamün Aleykûm ve Rahmetullahi ve Berekatühü.
Haziran 1983
ÜLKÜCÜLÜK ESMER AKŞAMLARDA BATAN GÜNEŞ DEĞİLDİR.
BİLMİYORMUSUN ?.. Abdurrahman Kılıç
(15 mart 1980 Adana taş medresesinde komünist katillerce vurulan şehit
ülküdaşımız)