Yugoslavya göçmeni bir ailenin çocuğu olup 22 yaşındaydı.
Ailece, Manisa'nın Turgutlu ilçesinde oturuyor, seyyar satıcılık yapıyordu.
Daha öncede birkaç defa Ülkücülük suçundan Cezaevine girmişti. Polisler
tarafından arandığını öğrenince kendiliğinden giderek emniyete teslim
olmuş fakat, yargılandığı 12 Eylül adaleti dağıtan İzmir 2. Nolu Askeri
Mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırılmıştı. 3 Haziran günü,
idam edildiğine dair haberler radyoda yayınlanırken İzmir Emniyet
Müdürlüğü'nde işkence ile yeni ifadeleri almaya çalışılıyordu. İki
gün sonra Buca Kapalı Cezaevi'nde sabaha karşı asılarak şehit edildi.
İDAM SEHPALARINDAN HAK'KA YÜRÜDÜLER...
İzmir’de
Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın
örtüştüğü bir ağabeyimdi. Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım
Hoca müezzin odasında bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii
imamı Abdullah Hoca da oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni
tanıştırırken, Ülkücü olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah
Hoca da Halil ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi.
Bu ne güzel bir rastlantıydı Yarabbi...
Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne mutlu onlara.
Allah’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine şahit oldum.
Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek,
Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...” dedi. Bir müddet nefeslendikten
sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:
“Daha
önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında
bulunmuştum. Onlar infaz sırasında
-Allah’a ve dine inanmıyoruz, deyip, telkinde bulunmamı
kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara
istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı.
İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik
insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına
inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı.
Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini taktir ediyordum.
Onlar infaz edilirken
-Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl
davranır?, diye içimden geçirmiştim...
Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle
evime gelip,
-Hocam, bir nikahımız var. Nikah kıymaya gelir misin?,
dediler. Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her
taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını
anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hakimler,
komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların
bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.
Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli
olan iki genci getirdiler. Üzerilerinde ayak bileklerine kadar uzanan
kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında
beyaz çorap ve terlik vardı.
-Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an
çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...
Orada bulunanların çoğu onlarla helallaştı. Hücrelerinde
yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler.
Heyet huzurunda doktor,
-Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi
de,
-Elhamdülilah taş gibiyiz. Hiç bir şikayetimiz yok,
demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine
teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken
bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine,
-Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi
yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına
açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara,
dediğimde gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.
-Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, dedim.
-Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin,
ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekat namaz kıldılar. Ellerini
kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o
kadar nurlanmıştı ki...
Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye
çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi.
Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı...
Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların
yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir
lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın
titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan
normal olabilmek, kamil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...
İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası
boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.
-Allah’a
gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir
getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellat, boynuna urganı
geçirirken, Selçuk Cellat’a bir şeyler söyleyince Cellat, bir an durakladı.
Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellat, tabureye vurduğunda,
Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru
boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten
sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı
çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka aleme
bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i
getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı. Ona da,
-Halil, Allah’a gidiyorsun, dedim. O da, tebessümle
başını sallayarak,
-Biliyorum Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir
getirerek sehpaya yürüdü. Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellat’a
bir şeyler söyledi. Cellat, aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet
getirirken Cellat, tabureyi ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk
gibi boynu bükük kıbleye bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in
de boğazından urganı Savcı çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in
de gözleri açıktı; sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp,
ona da Yasin okudum.
Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat bunlar
hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku hali vardı.
Selçuk ile Halil’in, Cellat’a ne söylediklerini merak ediyordum. Duvarın
kenarında çömelip, önüne bakan Cellat’ın yanına gittim. Halil ile
Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda,
-Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür
ediyordu; bunlar ise,
-Hakkını helal et, dediler... diyerek, içini çekiyordu…”
Mehmet Karanfil
ÜLKÜCÜLÜK ESMER AKŞAMLARDA BATAN GÜNEŞ DEĞİLDİR.
BİLMİYORMUSUN ?.. Abdurrahman Kılıç
(15 mart 1980 Adana taş medresesinde komünist katillerce vurulan şehit
ülküdaşımız)