
Yaşatmak İçin Can Veren Bir Kahraman
YUNUS UZUN
Kalk
yiğitim, yine dağ başını duman aldı.
Parçalandı bir
kıtanın toprakları;
Aslan payını
aslan olmayanlar aldı...
Kalk yiğitim,yine
dağ başını duman aldı.
............Solcularla çatışma bana çokta anlamlı
gelmiyordu bu ortamda, ancak daha önce ülkücülere yaptıklarının hesabını
bir versinlerde sonrasını düşünürüz dedim ve birinci gün hareket başladı.
Anlı şanlı örgütçüler hacı yatmaz gibi bir yatıp bir kalkıyorlardı.
Bizim bu “ilk kan” operasyonumuz Mamak’ta dahili bir deprem havası
vermiş, dosta güven düşmana korku salmıştı. Hemen aynı gün 2. koğuş’a
paket olduk. Tabi ki içeri girer girmez banyo ve havalandırma avlusunun
ele geçirilmesi ve daha önce, ülkücülere yapılanların hesabının sorulması
safhaları birbirini izledi. Mamak, bir çilehane olmaktan çıkmış bizim
için bir eğlence merkezi, bir neşe kaynağı olmaya başlamıştı. Burada
ilkelerimiz için döğüşmek, ibadetlerin en makbul olanıydı şüphesiz.
Yeni koğuşumuza geldiğimizin üçüncü günü tekrar bir
hareketlenme başlamış ve demir kapımız gıcırdayarak açılıyordu. Yeni
gelenler kapıdan içeri girerken Adana’lı solcular "Yunus Uzun"
diye fısıldaşıyorlardı. Mamak askeri cezaevi A blok 2. koğuş bir kahramanın
gelişiyle şerefleniyordu. Evet gelen Yunus’tu. Biraz sohbetin akabinde
kendisiyle hemen kaynaştık.
MHP davası tek dosya olarak hazırlanınca, bu arkadaşlarda
Adana’dan getirilmişti. Karıştır-barıştır (tretman) planı gereği örgütçülerle
aynı yere tıkılmış arkadaşlarımızın katilleriyle beraber yaşamaya
zorlanırken, Adanalıların buraya intikali bize hayat iksiri gibi gelmişdi.
Yönetimin tezgahı tutmuyor ve kurtlar, yaratılışlarının vermiş olduğu
tabiî bir refleksle tazyik altında yaşamaya şiddetle direniyorlardı.
Yunus'un gelişiyle tırmanan gerginlik, bir perşembe günü yatsı vakti,
arkadaşlarımız cemaatle namaz kılarken patlamaya dönüştü. Biz, Yunus
Uzun, Adnan Madak ve Mahir ağa nöbetteydik ve bize karşı yoğun bir
saldırı başladı. Bu arbede de onaltı kişi hastahaneye kaldırıldı ancak
birisi bizdendi, onbeşi onlardan. O an namazı kıldıran imam, kafasından
ağır darbe almıştı ve tek yaralımız o’ydu... Mevcut olarak biz onsekiz,
karşı taraf ise yetmiş kişi civarındaydı. Fakat heryerde olduğu gibi,
kalabalık olmaları onların ağır bir yenilgi almalarına engel olamıyordu.
Gene görünmüştü hücre yolları.
“Entebbe” adını taktığımız havacı binbaşı gürledi:
-Sizin soyunuzu kurutacağız. Bir örneğiniz daha gelmeyecek
bu yerküreye.
Okumuştu ama öğrenememişti. Soyları kurutanda, onları
yeşertende şüphesiz yetki sahibi olan yüce Allah’tır. Ancak bu binbaşı
kendi soy fukaralığının vermiş olduğu ezikliği, bu geçersiz sözlerle
bastırmak istiyordu.
Önce bizden altı kişiyi olaydan sorumlu tutarak kafese
aldılar ve işkencenin her türü deneniyordu üzerimizde. Biz “ALLAHU
EKBER” nidalarıyla kendi kendimizi motive etmeye ve psikolojik bir
direnç hattı oluşturmaya çalışıyorduk. İşkence üçüncü gününü doldurduğunda
uykusuzluk ve darbeler bünyemizde ağır bir tahribat oluşturmuştu.
Adımın anons edildiğini duyunca, “inşallah dış mahkemedir” diye geçirdim
içimden.
Hakkımda bir çok dava açıldığından, İstanbul mahkemeleri
sık sık talimatla ifademin alınması için Ankara adliyesine müzekkere
yollarken, bizlerde buradan şehir merkezine polis nezaretinde yaptığımız
günü birlik seyahatın lezzetini çıkarır ve birtakım suç unsuru olmayan
ihtiyaçlarımızı tedarik ederdik. Polis otosuna bindirildik ancak bileklerime
vurulan kelepçenin kenarlarından taşan etlerimin aşağı doğru sallandığını
görüyordum. Mamak’tan üç-beş saatliğine de olsa kurtulmuştuk ya varsın
etlerimiz lime lime olsundu. Parmaklarım simsiyah olmuş sanki karasular
inmiş. İsmimi soran ve bir taraftan elindeki dosyalarımızı inceleyen
Genç komiser benim vaziyetimi görünce isyankar bir sesle talimat verdi:
-Kelepçelerini açın...
Ellerimin çözülmesi beni bir nebze olsun rahatlatırken,
kafeste ki arkadaşlarımın o anda neler çektiklerini düşünüyordum.
Mahkeme dönüşünde komiserin iyi niyet gösterisinden cesaretlenerek
ondan bir istekte daha bulundum. Yol üzerinde ki seyyar satıcılardan
beş-altı tane yün belkuşağı alabilirsek geri döndüğümüzde arkadaşlarıma
dağıtacak ve büyük ihtimalle kafes sonrası atılacağımız tabutluklarda
betondan korunacaktık. Polis otosu seyyar satıcıya yanaşmıştı bile.
Komiserin bu ikinci jesti karşısında anlaşılıyordu
ki kenside Pol-Bir üyesi yani emniyette var olan birkaç yüz ülkücüden
birisiydi. Fakat ekip mevcudu on kişi kadar olan memurlar arasında
bu fedakarlıktan fazlasını istemekle ona zarar veririrdik. Derken
belime üst üste sardığım kuşakları ve ayakkabı ile çorabımının arasına
naylon ambalaj yapıp sakladığım çukolataları arkadaşlarıma ulaştırma
gayreti içerisinde Mamak yoluna koyulduk. Cezaevine geldiğimizde Saat
beş olmuştu ve kafes faslı artık kapanıyordu. Bu sefer de bizleri
alıp tek kişilik ve bir metrekarelik meşhur hücrelere koydular. Bu
hücrelerde ancak dizleri kırarak oturulabilirdi ve güzel tarafı da
ayakta durunca kafamız tavana değmeyecek kadar yüksekti ve bir başka
güzel tarafı da burada artık fiziki işkence yoktu.
Ancak bu hücrelerde müthiş bir tehlike bizi bekliyordu.
Kedi kadar büyük leş yiyerek gelişmiş iri lağım fareleri. Bunlara
karşı aldığımız bütün tedbirler iflas etmişti. Kazağımı çıkarıp tuvaletin
deliğini sıkıca tıkamama rağmen bir müddet sonra farenin bir inşaat
ustası gibi çalışarak bu barikatı kolayca aşmasını hayret içerisinde
izledim. Eski mahkûmlardan dinlediğim ibretli öyküler vardı. Bu fareler
önce anestezi etkisi gösteren nefesleri ve hafif ısırıklarıyla tutuklu
bedenlerinde ki iştahlarını çeken bölgeyi uyuştururlar ve sonrada
afiyetle yerlerdi. Tadına doyamadıkları ve en sevdikleri lezzet noktası
ise kulak memeleriydi.
Yorgunluktan bitap düşen av, ancak uyandığında vücuduna
ait bazı parçaların kendisini terkettiğini anlayabilecekti. Bu tüyler
ürperten olaylar bir çok hapishanede vuku bulmuş, canlı tanıkların
anlatımları ve mağdurların yüzlerinde, kulaklarında ki izlerde bunun
açık bir nişanesi olmuştu. Beş senelik hücre hayatımda en etkili düşman
olarak bana gösterilen fareler ile bir ünsiyet kurarak onlarla âdeta
bir saldırmazlık paktı imzalamıştım. Onların istekleriyle benim istediklerim
aynı kulvarda buluşan değerler değildi. Sadece en hoşlandıkları yiyecek
olan ekmeğin kızarmış bölgesini istiyorlardı. Soyları kurutacak olan
bazı kimyasal maddeler katılarak bizlere servis yapılan ekmeği zaten
yemiyorduk.
Hücrede fare de olsa bir canlı görmek, bir hayat
emaresine tanık olmak bizim için bir direnç noktası oluyordu. Bazen
onun gelmesini ağustos sıcağında bitkilerin suyu beklediği gibi hasretle
gözler, gelmeyincede üzülürdük. Onu gördüğümüzde ise bir sevinç dolardı
kasvetli hücremize, eğlenirdik. Sohbet ederdik. Fareye sorduğumuz
sorulara onun yerine de cevaplar vererek gündeme ait şiddetli tartışmalar
yapardık. Şaşırtıcı gelsede bir fareyle muhabbet etmek, kapıda ki
nöbetçiyle konuşmaktan daha lezzetli daha verimliydi bizim için.
Bir hafta sonra Yunus Uzun’la beni "tecrit 3
arka hücre 1" e götürdüler ve burada iki de örgütçü olmak üzere
dört kişi birlikte kalacaktık.
Hücre sakinleri, Yunus'u görünce per perişan oldular
bu onlar için bir idam fermanından daha ağır bir ceza ve sonucu meçhul
olan dayanılmaz bir acıydı. Bir taraftan Yunus'u seyrederken, içlerinden
"kadere bak" şarkısını söylüyorlardı. Hücrede ranza şeklinde
iki yatak vardı ve tabiî olarak onlar bizimdi. Diğer iki kişi yerlere
gazete kağıdı sererek yatacaklardı eğer uyku tutarsa.
Anlatılanlara göre, Yunus Uzun Adana devrim mahellesine
motosikletle girdiğinde, vatan hainleri kaçarak sığınaklara girerlermiş,
her motosiklet sesi onların kabusu olmuştu, acaba "Yunus'mu?"
diye. Bunun sonucu bu hücre ortamında daha net görülüyordu. Kurtuluş
örgütünün kurucusu, sekiz numaralı hücresine giderken bizim önümüzden
geçtiğinde âdeta tören vaziyeti alır bakışlarını kendi ayaklarının
dışına kaydırmaz ve ürkek ürkek yürürdü. İşte örgütçülere korku salan
Yunus böyle bir kahraman böyle "bir yağız çeri"ydi...
Bir arkadaşımızın idam cezası, Kenan Evren ve suçortakları
tarafından onaylanınca:
-Sakın idam olursam üzülme, büyük suda boğulduk...
Diyordu Yunus.
BUL KARAYI AL PARAYI
-Bu gördüğünüz hoca’dır tek el üzeri amuda kalkar,
üç parmağıyla şınav çeker daha neler neler, isterseniz size bir numara
göstersin...
Yunus
Uzun beni işaret ederek fısıltılı bir sesle kapıda ki nöbetçiyle iletişim
kurmaya çalışıyordu. Yeniden bir numaralı hücredeydim ve Yunus’un
diyaloğunu merakla izliyordum. Burada parmaklıktan oluşan kapı, koridorun
büyük bir kısmını görmemizi sağlıyordu. Hücremiz üç adım yürüyecek
kadar büyük, Tecrit 3 arka koridorundaysa sekiz tane hücre vardı.
Personelle iletişim kurmak kesinlikle yasaktı. Askerlere selâm vermek
dahil tek kelime etmenin ağır yaptırımları vardı.
Yunus, işte bu kuralı delme operasyonuyla askerlere
sinyal verirken, bizde nöbetçilerin tepkisinin ne olacağını merak
içerisinde bekliyorduk. Askerler bir taraftan dış kapıya doğru komutan
geliyor mu diye endişeyle bakarken, diğer taraftan şüpheli gözlerle
beni inceliyorlardı. Biz akşamdan hazırlanmış ve Türkçeyi bile zor
konuşanların oluşturduğu bu zebaniler topluluğunu bir yolunu bulup
etkilemek istiyorduk. Askerler biraz geri zekalı olanlardan seçiliyordu
ve onlar için Yunus gece geç vakitler, diş macunlarının karton kutularını
iskambil kağıdı gibi keserek “bul karayı al parayı” talimleri yapmış
ve birlikte “şık şık” oyunu hazırlamıştık. Komünistler ise sadece
şaşkın ve korku dolu gözlerle bizim neler yaptığımızı anlamaya çalışarak
merakla seyrediyorlardı. Askerlerden cevap alamayan Yunus yeni bir
hamle yaparak:
-Bakın bu kibrit kutusu boş, işte yere koyuyorum...
Bakın yerden o boş kutuyu aldım ama o da ne içine kibrit çöpü dolmuş,
kim doldurdu bunu?
Yunus’un bu yeni numarası işe yaramış, küçüklüğümde
Erzurum’da gördüğüm ve akşam antremanını yaptığımız “şık şık” oyunu
Mamak’ta bizi düze çıkaracak bir başlangıcın ateşleme mekanizması
olmuştu. Yunus boş kibrit kutusunu sallarken bende askerlerin göremeyeceği
noktadan elimdeki dolu kibrit kutusunu sallıyordum. Kapıda ki kurnaz!
nöbetçilere bu çok eğlenceli bir oyun olarak gelirken, bir yandan
diğer arkadaşlarına da bu ilginç olaya tanık olmaları yolunda işaret
veriyorlardı. Az sonra bütün nöbet ekibi bizim kapıdaydı. Yunus havayı
yakalamanın verdiği iştahla, Sultanhamam işportacıları gibi coştukça
coşuyor:
-Gel, gel doluyu bulursan eğer, tek el üstünde amuda
kalkmak var. Yok eğer bulamazsan ikimiz dört saat istirahat edeceğiz,
eğitim yok, kabul mü?..
Asker, istirahat ödülünü duyunca nasıl olsa sermayeden
bir şey eksilmeyecek diye düşünerek, babasının cebinden çıkıyormuş
gibi, “kabül” diyordu, Yunus’un bu cömert teklifine. Yunus, üç tane
boş kibrit kutusunu yere koyup bunları, askerlerin rahatlıkla görebilecekleri
kadar yavaş hareketlerle ve tek tek kaldırıp bakın boş derken, sonuncuda
o boş kutuyu ve bende aynı anda görünmeden dolu kutuyu sallayıp oyunu
tamamlıyorduk. Askerlerin hepsi Yunus’un yere son koyduğu kutuya saldırıp
“dur biz kaldıracağız, sen bir şeyler yapıyorsun” diyerek yerden alıp
sallıyorlar fakat boş çıkıyor.
-Hayır, dolu bu.
Diyerek Yunus, herhangi bir kutuyu (ki üçüde boş
zaten) kaldırıp sallarken bende görünmeden, aynı anda ve aynı ritm
ile dolu kutuyu sallıyorum. Bu numara müthiş tutmuştu. Çok haklar
kazanmıştık istirahat ve istirahat. Mamak hücrelerinde bu ne anlama
geliyordu peki?
HÜCREDE NÖBET
Bu hücrelerde gece 24 ve sabah 06 arası hariç diğer
vakitler nazarî ve amelî olmak üzere iki değişik eğitim adı altında
işkenceler uygulanırdı. Bir saat süren “yerinde say!.. uygun adım
marş” komutuyla harbiye marşı eşliğinde talim yapılarak, on beş dakika
mola ve akabinde bir saat “nutuk” kitabının okunması ve böylece tekrar
edip giden on altı saatlik bir işkence silsilesi bir mantıksızlık
esamesi. Gece rahat bırakırlar mı hiç. Üç-dört kişilik mevcudu olan
hücrede, 12-02, 02-04 ve 04-06 olmak üzere birer kişiye nöbet tuttururlardı.
Kapıda duran askere doğru adımlarken uyanır arka kısma doğru hepsi
üç adım olan yürüyüşü yaparken de uyurdu insanlar. Saniyeleri bile
yaşanan dehşet zamanları. Tarih, Mamak vahşetini yazacak kalem bulamadı
daha.
Biz bu kurallara uymadığımız için başımız belâdan,
bedenimiz cezadan kurtulamıyordu. Hattâ bizim işlediğimiz suçlardan
ailemiz sorumlu tutuluyor ve hücrelerde işkencelerle yıldıramadıkları
bizlere, mektup ve görüşme yasağı verilerek, dışarıda ki yakınlarımız
cezalandırılıyordu. Dünya işkence tarihi bir gün kaleme alınırsa Mamak,
burada hatırı sayılır bir yer işgal edecektir mutlaka. Ama biz her
türlü baskı ve işkenceyi tesirsiz kılacak bir yapı kazanmıştık artık
ve Mamak bu saatten sonra, ülkücülerin muhteşem direnişine tanıklık
edecekti. Fakat bizim bireysel direnişlerimiz toplu başkaldırıya dönüşmesi
için zemin henüz hazır değildi. Arkadaşlarımız ağır zaiyat verebilir
düşüncesiyle bir ay pasif direniş kararı ile giderek şiddetle tırmanacak
olan bir isyana dönüşmesi fikri ağırlık kazanmıştı.
Biz bu düşüncede iken beklenmedik bir gelişmeyle
bütün sol örgütlerin oluşturduğu üst komite “ölüm orucu” kararı aldıklarını
bir sözcüleri vasıtasıyla hapishaneye ilan ediyorlardı. Hücresinin
kapısına gelen bir tutuklu baskı ve işkenceleri protesto etmek için
bu eyleme karar verdiklerini ve sonuna kadar yani ölüme kadar gideceklerini
açıklıyordu. Başlarda pek umursamadığımız bu haberin bizi ne kadar
yakından ilgilendirdiğini akşam vaktinde anlayacaktık.
Havanın kararması ile başlayan idarenin müdahelesi
daha öncekilerden çok farklı bir şekilde cereyan etti. İçeriye eğitimli
köpekleri salmışlar ve solcuların eylemi asıl darbeyi bize vurmuştu.
Çünkü bu azgın köpekler yere yatıp ellerini kaldıranların sadece başlarında
bekliyor başka bir saldırı yapmıyordu. Yok eğer mücadele ediyorsan,
ya sen ya da o ayakta kalana kadar bu savaş devam ediyordu. Koca örgütçüler!
yerlerde paspas olmuş sürünürken, ülkücüler de nasibini aldığı bu
saldırıya karşı koymaya çalışıyordu. Bizim hücrede ki iki komünist
militan pes etmiş sırt üstü yatarken, meraklı gözlerle bizim sonumuzu
bekliyorlardı. Her yanımız yara bere içerisinde, bize saldıran köpeklerin
zor durumda olduğunu görerek yardımlarına koşan askerlerle uğraşıyorduk.
Yunus bir taraftan yerdeki örgütçülere bakarak:
-Sizin yüzünüzden oldu ben size gösteririm. Diyordu.
Onlarsa
dut yaprağı gibi titrerken sanki başlarında ki idare belâsı yetmezmiş
gibi şimdide Yunus’un elinden nasıl kurtulacaklarının derdini yaşıyorlardı.
Nihayet hepimizi bodrum kata indirdiler ve bizleri ayırarak solculara
ayrı bir işlem yaparken bizi de tekrar hücrelerimize geri götürdüler.
Burada sol, sağ, suçlu yada suçsuz bütün kavramlar aynı anlamı ihtiva
ediyordu.
Buraya gelmeden önceki koğuştayken, iki tutuklu kafalarına
demir çubukla vurularak öldürülmüştü. Ölüm Mamak’ta kurtuluşa bir
bilet, özgürlüğe doğru bir kanatsız uçuş gibiydi. İdarenin her fırsatta
ölmücül darbeler indirmek için yaptığı aleyhimizde ki teşebbüsler
başarı şansı bulamıyordu. Bütün kaînat birleşse bile ilahi iradeye
müdahele gibi bir aksiyon kazanması mümkün değildi. Eğer yaşarsak
çelik irademizle bu zorlu günleri de yenip, mazinin tozlu raflarına
atacağımıza çok emindim. Mamak ta bir havacı binbaşı vardı biz o’na
“entebbe” adını takmıştık “sizin soyunuzu kurutacağız” derdi ama soyu
kuruyan kim olacak sonunda, ömrü olan görecekti şüphesiz. İşte biz
de bu yüce iradenin tecellisi olarak böyle güçlü bir şiddet fırtınasında
hayatta kalmış ve zulmün hükümranlık kalesi olan Mamak’ta başımıza
gelecekleri tahmin ederek kontra oyunlar kurmaya çalışıyorduk.
ULUCANLAR CEZAEVİNE SEVK
Yere serdiğimiz gazete kağıtlarının üzerine biraz
yiyecek koymuş Yunus’la birlikte kahvaltı yapıyoruz. İki örgütçü bizi
büyük bir ilgiyle izliyorlar. Yogi bal vardı o vakitler. Bir sevimli
ayı yapmışlar plastikten ve içerisinde bal. Yogi şeffaf olduğundan
içerisi görünüyor. Yarısını Yunus, diğer yarısını da ben ekmek arası
yapıyoruz, üzerine biraz tereyağ ve de beyaz peynir. Elimizde birer
litrelik plastik süt şişeleri. Biz büyük bir iştahla bu müthiş enerji
koalisyonunu mideye indirirken, iki örgütçü hayret içerisinde ve birazda
yutkunarak bu sahneye mıhlanmış kalmışlar. Onlar bu miktar balı bir
ay’da ancak tüketirken biz bir öğünde götürüyorduk. Onların bu kadar
tasarruf sahibi olmaları cimrilikten tabiî. Bir çöpü bile birbirlerinden
esirgerlerdi.
Oysa biz, koğuşların yoğun desteği sayesinde hiç
bir şekilde yokluk çekmiyoruz. Komünist tutuklular ile aynı ortamda
olduğumuzu ve bu sebepten hiçbir şekilde mağdur kalmamızı ilke edinen
arkadaşlarımız kendileri aç bile olsa paraları bize gönderiyorlardı.
Bu da ülkücü farkıydı işte... Koğuşlar biraz daha iyi durumda olduğundan,
ellerinden geldiği kadar hücreleri kolluyorlardı.
-Eşyalarını topla, Ulucanlar Kapalı Cezaevine sevkin
var.
Ayağa kalktık... Sabah altı’da hücre nöbetçisi seslenirken,
ayrılık yaraları yeniden sancımaya başladı. Yunus hüzün dolu bir tebessümle
bana bakıyor bir yandan da ağzından teselli sözcükleri dökülüyordu.
Ben ise sanki donmuştum. Yunus’la birbirimize sarılmış bir türlü ayrılamıyorduk.
Onu kollarından kavrayıp biraz geriye iterek bir daha baktım, acaba
bu son bakışmıydı, hangimiz hayatta kalacak da bir daha bir araya
gelebilecektik. Bir daha göğsüme bastırdım. Kapıda ki askerler ise
merak ve hayret dolu bir ifadeyle bizi izliyorlardı.
-Sen git, belki beni de oraya gönderirler, hükümlü
olduğum davalar olduğu için burada fazla tutamazlar.
Yunus’un ağzından zorla dökülen bu teselli sözcükleri
kulaklarımda yankılanırken ben de “kafes” istikametinde sendeleyerek
yürüyordum. Mamak tutukevi olduğu için ufakta olsa bir cezası olan
orada tutulamıyordu usul gereği. Ancak buralarda kimsenin kanun ya
da başka bir hukuk tanıdığı yoktu nasıl olsa. 35 numaralı hücrenin
önünde durdurdular. İçerde Adnan Madak volta atıyordu. Eyvah dedim
kendi kendime Madak’a da son defa mı bakıyorum diye. Madak beni görmüş
ve parmaklık kapının önüne gelerek meraklı gözlerle soruyordu, nereye
diye. Ulucanlar’ı işaret edince o’da Yunus Uzun gibi hüzünlendi ve
öylece kafasını eğdi. Demir parmaklıklar içerisinde bile ayrılık acısı
diğer acıları bastırıyordu gerçekten. Her ayrılışta ben bu duygu yoğunluğunu
defalarca yaşadım. 34 ve 35 numaralı hücreler ölüm cezası yargıtayda
tasdik edilenlere tahsis edilmişti. Yani oraya girenin birkaç gün
ömrü var demekti. Madak oraya yeni alınmış ve kötü bir haberin postacısı
gibi 35 numaralı hücrenin duvarları insanın üzerine geliyordu sanki......
Yunus’un, ayrı dosyalardan kesilmiş 5 idam cezası
vardı. 50 yakın öldürme olayından da yargılanması devam ediyordu.
O da idam edilmeyi bekliyordu ve belki de Ülkücü Hareket içinde idama
en yakın olan kişiydi. Ancak kader onu bir başka yerde yakalayacak
ve akla hayale gelmiyecek bir akıbetle 1988 yılının 18 Ocak'ında bu
arkadaşım Aydın cezaevinde şehit düşecekti...
Ruhu şad olsun.
Yusuf Ziya ARPACIK

YUNUS CAN Aydın Cezaevi...