Unutmak Tükenmektir !

Yaşatmak İçin Can Veren Bir Kahraman

YUNUS UZUN
     

         Kalk yiğitim, yine dağ başını duman aldı.
         Parçalandı bir kıtanın toprakları;
         Aslan payını aslan olmayanlar aldı...
         Kalk yiğitim,yine dağ başını duman aldı.

............Solcularla çatışma bana çokta anlamlı gelmiyordu bu ortamda, ancak daha önce ülkücülere yaptıklarının hesabını bir versinlerde sonrasını düşünürüz dedim ve birinci gün hareket başladı. Anlı şanlı örgütçüler hacı yatmaz gibi bir yatıp bir kalkıyorlardı. Bizim bu “ilk kan” operasyonumuz Mamak’ta dahili bir deprem havası vermiş, dosta güven düşmana korku salmıştı. Hemen aynı gün 2. koğuş’a paket olduk. Tabi ki içeri girer girmez banyo ve havalandırma avlusunun ele geçirilmesi ve daha önce, ülkücülere yapılanların hesabının sorulması safhaları birbirini izledi. Mamak, bir çilehane olmaktan çıkmış bizim için bir eğlence merkezi, bir neşe kaynağı olmaya başlamıştı. Burada ilkelerimiz için döğüşmek, ibadetlerin en makbul olanıydı şüphesiz.

Yeni koğuşumuza geldiğimizin üçüncü günü tekrar bir hareketlenme başlamış ve demir kapımız gıcırdayarak açılıyordu. Yeni gelenler kapıdan içeri girerken Adana’lı solcular "Yunus Uzun" diye fısıldaşıyorlardı. Mamak askeri cezaevi A blok 2. koğuş bir kahramanın gelişiyle şerefleniyordu. Evet gelen Yunus’tu. Biraz sohbetin akabinde kendisiyle hemen kaynaştık.

MHP davası tek dosya olarak hazırlanınca, bu arkadaşlarda Adana’dan getirilmişti. Karıştır-barıştır (tretman) planı gereği örgütçülerle aynı yere tıkılmış arkadaşlarımızın katilleriyle beraber yaşamaya zorlanırken, Adanalıların buraya intikali bize hayat iksiri gibi gelmişdi. Yönetimin tezgahı tutmuyor ve kurtlar, yaratılışlarının vermiş olduğu tabiî bir refleksle tazyik altında yaşamaya şiddetle direniyorlardı. Yunus'un gelişiyle tırmanan gerginlik, bir perşembe günü yatsı vakti, arkadaşlarımız cemaatle namaz kılarken patlamaya dönüştü. Biz, Yunus Uzun, Adnan Madak ve Mahir ağa nöbetteydik ve bize karşı yoğun bir saldırı başladı. Bu arbede de onaltı kişi hastahaneye kaldırıldı ancak birisi bizdendi, onbeşi onlardan. O an namazı kıldıran imam, kafasından ağır darbe almıştı ve tek yaralımız o’ydu... Mevcut olarak biz onsekiz, karşı taraf ise yetmiş kişi civarındaydı. Fakat heryerde olduğu gibi, kalabalık olmaları onların ağır bir yenilgi almalarına engel olamıyordu. Gene görünmüştü hücre yolları.

“Entebbe” adını taktığımız havacı binbaşı gürledi:

-Sizin soyunuzu kurutacağız. Bir örneğiniz daha gelmeyecek bu yerküreye.

Okumuştu ama öğrenememişti. Soyları kurutanda, onları yeşertende şüphesiz yetki sahibi olan yüce Allah’tır. Ancak bu binbaşı kendi soy fukaralığının vermiş olduğu ezikliği, bu geçersiz sözlerle bastırmak istiyordu.

Önce bizden altı kişiyi olaydan sorumlu tutarak kafese aldılar ve işkencenin her türü deneniyordu üzerimizde. Biz “ALLAHU EKBER” nidalarıyla kendi kendimizi motive etmeye ve psikolojik bir direnç hattı oluşturmaya çalışıyorduk. İşkence üçüncü gününü doldurduğunda uykusuzluk ve darbeler bünyemizde ağır bir tahribat oluşturmuştu. Adımın anons edildiğini duyunca, “inşallah dış mahkemedir” diye geçirdim içimden.

Hakkımda bir çok dava açıldığından, İstanbul mahkemeleri sık sık talimatla ifademin alınması için Ankara adliyesine müzekkere yollarken, bizlerde buradan şehir merkezine polis nezaretinde yaptığımız günü birlik seyahatın lezzetini çıkarır ve birtakım suç unsuru olmayan ihtiyaçlarımızı tedarik ederdik. Polis otosuna bindirildik ancak bileklerime vurulan kelepçenin kenarlarından taşan etlerimin aşağı doğru sallandığını görüyordum. Mamak’tan üç-beş saatliğine de olsa kurtulmuştuk ya varsın etlerimiz lime lime olsundu. Parmaklarım simsiyah olmuş sanki karasular inmiş. İsmimi soran ve bir taraftan elindeki dosyalarımızı inceleyen Genç komiser benim vaziyetimi görünce isyankar bir sesle talimat verdi:

-Kelepçelerini açın...

Ellerimin çözülmesi beni bir nebze olsun rahatlatırken, kafeste ki arkadaşlarımın o anda neler çektiklerini düşünüyordum. Mahkeme dönüşünde komiserin iyi niyet gösterisinden cesaretlenerek ondan bir istekte daha bulundum. Yol üzerinde ki seyyar satıcılardan beş-altı tane yün belkuşağı alabilirsek geri döndüğümüzde arkadaşlarıma dağıtacak ve büyük ihtimalle kafes sonrası atılacağımız tabutluklarda betondan korunacaktık. Polis otosu seyyar satıcıya yanaşmıştı bile.

Komiserin bu ikinci jesti karşısında anlaşılıyordu ki kenside Pol-Bir üyesi yani emniyette var olan birkaç yüz ülkücüden birisiydi. Fakat ekip mevcudu on kişi kadar olan memurlar arasında bu fedakarlıktan fazlasını istemekle ona zarar veririrdik. Derken belime üst üste sardığım kuşakları ve ayakkabı ile çorabımının arasına naylon ambalaj yapıp sakladığım çukolataları arkadaşlarıma ulaştırma gayreti içerisinde Mamak yoluna koyulduk. Cezaevine geldiğimizde Saat beş olmuştu ve kafes faslı artık kapanıyordu. Bu sefer de bizleri alıp tek kişilik ve bir metrekarelik meşhur hücrelere koydular. Bu hücrelerde ancak dizleri kırarak oturulabilirdi ve güzel tarafı da ayakta durunca kafamız tavana değmeyecek kadar yüksekti ve bir başka güzel tarafı da burada artık fiziki işkence yoktu.

Ancak bu hücrelerde müthiş bir tehlike bizi bekliyordu. Kedi kadar büyük leş yiyerek gelişmiş iri lağım fareleri. Bunlara karşı aldığımız bütün tedbirler iflas etmişti. Kazağımı çıkarıp tuvaletin deliğini sıkıca tıkamama rağmen bir müddet sonra farenin bir inşaat ustası gibi çalışarak bu barikatı kolayca aşmasını hayret içerisinde izledim. Eski mahkûmlardan dinlediğim ibretli öyküler vardı. Bu fareler önce anestezi etkisi gösteren nefesleri ve hafif ısırıklarıyla tutuklu bedenlerinde ki iştahlarını çeken bölgeyi uyuştururlar ve sonrada afiyetle yerlerdi. Tadına doyamadıkları ve en sevdikleri lezzet noktası ise kulak memeleriydi.

Yorgunluktan bitap düşen av, ancak uyandığında vücuduna ait bazı parçaların kendisini terkettiğini anlayabilecekti. Bu tüyler ürperten olaylar bir çok hapishanede vuku bulmuş, canlı tanıkların anlatımları ve mağdurların yüzlerinde, kulaklarında ki izlerde bunun açık bir nişanesi olmuştu. Beş senelik hücre hayatımda en etkili düşman olarak bana gösterilen fareler ile bir ünsiyet kurarak onlarla âdeta bir saldırmazlık paktı imzalamıştım. Onların istekleriyle benim istediklerim aynı kulvarda buluşan değerler değildi. Sadece en hoşlandıkları yiyecek olan ekmeğin kızarmış bölgesini istiyorlardı. Soyları kurutacak olan bazı kimyasal maddeler katılarak bizlere servis yapılan ekmeği zaten yemiyorduk.

Hücrede fare de olsa bir canlı görmek, bir hayat emaresine tanık olmak bizim için bir direnç noktası oluyordu. Bazen onun gelmesini ağustos sıcağında bitkilerin suyu beklediği gibi hasretle gözler, gelmeyincede üzülürdük. Onu gördüğümüzde ise bir sevinç dolardı kasvetli hücremize, eğlenirdik. Sohbet ederdik. Fareye sorduğumuz sorulara onun yerine de cevaplar vererek gündeme ait şiddetli tartışmalar yapardık. Şaşırtıcı gelsede bir fareyle muhabbet etmek, kapıda ki nöbetçiyle konuşmaktan daha lezzetli daha verimliydi bizim için.

Bir hafta sonra Yunus Uzun’la beni "tecrit 3 arka hücre 1" e götürdüler ve burada iki de örgütçü olmak üzere dört kişi birlikte kalacaktık.

Hücre sakinleri, Yunus'u görünce per perişan oldular bu onlar için bir idam fermanından daha ağır bir ceza ve sonucu meçhul olan dayanılmaz bir acıydı. Bir taraftan Yunus'u seyrederken, içlerinden "kadere bak" şarkısını söylüyorlardı. Hücrede ranza şeklinde iki yatak vardı ve tabiî olarak onlar bizimdi. Diğer iki kişi yerlere gazete kağıdı sererek yatacaklardı eğer uyku tutarsa.

Anlatılanlara göre, Yunus Uzun Adana devrim mahellesine motosikletle girdiğinde, vatan hainleri kaçarak sığınaklara girerlermiş, her motosiklet sesi onların kabusu olmuştu, acaba "Yunus'mu?" diye. Bunun sonucu bu hücre ortamında daha net görülüyordu. Kurtuluş örgütünün kurucusu, sekiz numaralı hücresine giderken bizim önümüzden geçtiğinde âdeta tören vaziyeti alır bakışlarını kendi ayaklarının dışına kaydırmaz ve ürkek ürkek yürürdü. İşte örgütçülere korku salan Yunus böyle bir kahraman böyle "bir yağız çeri"ydi...

Bir arkadaşımızın idam cezası, Kenan Evren ve suçortakları tarafından onaylanınca:

-Sakın idam olursam üzülme, büyük suda boğulduk... Diyordu Yunus.

 

BUL KARAYI AL PARAYI

-Bu gördüğünüz hoca’dır tek el üzeri amuda kalkar, üç parmağıyla şınav çeker daha neler neler, isterseniz size bir numara göstersin...

Yunus Uzun beni işaret ederek fısıltılı bir sesle kapıda ki nöbetçiyle iletişim kurmaya çalışıyordu. Yeniden bir numaralı hücredeydim ve Yunus’un diyaloğunu merakla izliyordum. Burada parmaklıktan oluşan kapı, koridorun büyük bir kısmını görmemizi sağlıyordu. Hücremiz üç adım yürüyecek kadar büyük, Tecrit 3 arka koridorundaysa sekiz tane hücre vardı. Personelle iletişim kurmak kesinlikle yasaktı. Askerlere selâm vermek dahil tek kelime etmenin ağır yaptırımları vardı.

Yunus, işte bu kuralı delme operasyonuyla askerlere sinyal verirken, bizde nöbetçilerin tepkisinin ne olacağını merak içerisinde bekliyorduk. Askerler bir taraftan dış kapıya doğru komutan geliyor mu diye endişeyle bakarken, diğer taraftan şüpheli gözlerle beni inceliyorlardı. Biz akşamdan hazırlanmış ve Türkçeyi bile zor konuşanların oluşturduğu bu zebaniler topluluğunu bir yolunu bulup etkilemek istiyorduk. Askerler biraz geri zekalı olanlardan seçiliyordu ve onlar için Yunus gece geç vakitler, diş macunlarının karton kutularını iskambil kağıdı gibi keserek “bul karayı al parayı” talimleri yapmış ve birlikte “şık şık” oyunu hazırlamıştık. Komünistler ise sadece şaşkın ve korku dolu gözlerle bizim neler yaptığımızı anlamaya çalışarak merakla seyrediyorlardı. Askerlerden cevap alamayan Yunus yeni bir hamle yaparak:

-Bakın bu kibrit kutusu boş, işte yere koyuyorum... Bakın yerden o boş kutuyu aldım ama o da ne içine kibrit çöpü dolmuş, kim doldurdu bunu?

Yunus’un bu yeni numarası işe yaramış, küçüklüğümde Erzurum’da gördüğüm ve akşam antremanını yaptığımız “şık şık” oyunu Mamak’ta bizi düze çıkaracak bir başlangıcın ateşleme mekanizması olmuştu. Yunus boş kibrit kutusunu sallarken bende askerlerin göremeyeceği noktadan elimdeki dolu kibrit kutusunu sallıyordum. Kapıda ki kurnaz! nöbetçilere bu çok eğlenceli bir oyun olarak gelirken, bir yandan diğer arkadaşlarına da bu ilginç olaya tanık olmaları yolunda işaret veriyorlardı. Az sonra bütün nöbet ekibi bizim kapıdaydı. Yunus havayı yakalamanın verdiği iştahla, Sultanhamam işportacıları gibi coştukça coşuyor:

-Gel, gel doluyu bulursan eğer, tek el üstünde amuda kalkmak var. Yok eğer bulamazsan ikimiz dört saat istirahat edeceğiz, eğitim yok, kabul mü?..

Asker, istirahat ödülünü duyunca nasıl olsa sermayeden bir şey eksilmeyecek diye düşünerek, babasının cebinden çıkıyormuş gibi, “kabül” diyordu, Yunus’un bu cömert teklifine. Yunus, üç tane boş kibrit kutusunu yere koyup bunları, askerlerin rahatlıkla görebilecekleri kadar yavaş hareketlerle ve tek tek kaldırıp bakın boş derken, sonuncuda o boş kutuyu ve bende aynı anda görünmeden dolu kutuyu sallayıp oyunu tamamlıyorduk. Askerlerin hepsi Yunus’un yere son koyduğu kutuya saldırıp “dur biz kaldıracağız, sen bir şeyler yapıyorsun” diyerek yerden alıp sallıyorlar fakat boş çıkıyor.

-Hayır, dolu bu.

Diyerek Yunus, herhangi bir kutuyu (ki üçüde boş zaten) kaldırıp sallarken bende görünmeden, aynı anda ve aynı ritm ile dolu kutuyu sallıyorum. Bu numara müthiş tutmuştu. Çok haklar kazanmıştık istirahat ve istirahat. Mamak hücrelerinde bu ne anlama geliyordu peki?

 

HÜCREDE NÖBET

Bu hücrelerde gece 24 ve sabah 06 arası hariç diğer vakitler nazarî ve amelî olmak üzere iki değişik eğitim adı altında işkenceler uygulanırdı. Bir saat süren “yerinde say!.. uygun adım marş” komutuyla harbiye marşı eşliğinde talim yapılarak, on beş dakika mola ve akabinde bir saat “nutuk” kitabının okunması ve böylece tekrar edip giden on altı saatlik bir işkence silsilesi bir mantıksızlık esamesi. Gece rahat bırakırlar mı hiç. Üç-dört kişilik mevcudu olan hücrede, 12-02, 02-04 ve 04-06 olmak üzere birer kişiye nöbet tuttururlardı. Kapıda duran askere doğru adımlarken uyanır arka kısma doğru hepsi üç adım olan yürüyüşü yaparken de uyurdu insanlar. Saniyeleri bile yaşanan dehşet zamanları. Tarih, Mamak vahşetini yazacak kalem bulamadı daha.

Biz bu kurallara uymadığımız için başımız belâdan, bedenimiz cezadan kurtulamıyordu. Hattâ bizim işlediğimiz suçlardan ailemiz sorumlu tutuluyor ve hücrelerde işkencelerle yıldıramadıkları bizlere, mektup ve görüşme yasağı verilerek, dışarıda ki yakınlarımız cezalandırılıyordu. Dünya işkence tarihi bir gün kaleme alınırsa Mamak, burada hatırı sayılır bir yer işgal edecektir mutlaka. Ama biz her türlü baskı ve işkenceyi tesirsiz kılacak bir yapı kazanmıştık artık ve Mamak bu saatten sonra, ülkücülerin muhteşem direnişine tanıklık edecekti. Fakat bizim bireysel direnişlerimiz toplu başkaldırıya dönüşmesi için zemin henüz hazır değildi. Arkadaşlarımız ağır zaiyat verebilir düşüncesiyle bir ay pasif direniş kararı ile giderek şiddetle tırmanacak olan bir isyana dönüşmesi fikri ağırlık kazanmıştı.

Biz bu düşüncede iken beklenmedik bir gelişmeyle bütün sol örgütlerin oluşturduğu üst komite “ölüm orucu” kararı aldıklarını bir sözcüleri vasıtasıyla hapishaneye ilan ediyorlardı. Hücresinin kapısına gelen bir tutuklu baskı ve işkenceleri protesto etmek için bu eyleme karar verdiklerini ve sonuna kadar yani ölüme kadar gideceklerini açıklıyordu. Başlarda pek umursamadığımız bu haberin bizi ne kadar yakından ilgilendirdiğini akşam vaktinde anlayacaktık.

Havanın kararması ile başlayan idarenin müdahelesi daha öncekilerden çok farklı bir şekilde cereyan etti. İçeriye eğitimli köpekleri salmışlar ve solcuların eylemi asıl darbeyi bize vurmuştu. Çünkü bu azgın köpekler yere yatıp ellerini kaldıranların sadece başlarında bekliyor başka bir saldırı yapmıyordu. Yok eğer mücadele ediyorsan, ya sen ya da o ayakta kalana kadar bu savaş devam ediyordu. Koca örgütçüler! yerlerde paspas olmuş sürünürken, ülkücüler de nasibini aldığı bu saldırıya karşı koymaya çalışıyordu. Bizim hücrede ki iki komünist militan pes etmiş sırt üstü yatarken, meraklı gözlerle bizim sonumuzu bekliyorlardı. Her yanımız yara bere içerisinde, bize saldıran köpeklerin zor durumda olduğunu görerek yardımlarına koşan askerlerle uğraşıyorduk. Yunus bir taraftan yerdeki örgütçülere bakarak:

-Sizin yüzünüzden oldu ben size gösteririm. Diyordu.

Onlarsa dut yaprağı gibi titrerken sanki başlarında ki idare belâsı yetmezmiş gibi şimdide Yunus’un elinden nasıl kurtulacaklarının derdini yaşıyorlardı. Nihayet hepimizi bodrum kata indirdiler ve bizleri ayırarak solculara ayrı bir işlem yaparken bizi de tekrar hücrelerimize geri götürdüler. Burada sol, sağ, suçlu yada suçsuz bütün kavramlar aynı anlamı ihtiva ediyordu.

Buraya gelmeden önceki koğuştayken, iki tutuklu kafalarına demir çubukla vurularak öldürülmüştü. Ölüm Mamak’ta kurtuluşa bir bilet, özgürlüğe doğru bir kanatsız uçuş gibiydi. İdarenin her fırsatta ölmücül darbeler indirmek için yaptığı aleyhimizde ki teşebbüsler başarı şansı bulamıyordu. Bütün kaînat birleşse bile ilahi iradeye müdahele gibi bir aksiyon kazanması mümkün değildi. Eğer yaşarsak çelik irademizle bu zorlu günleri de yenip, mazinin tozlu raflarına atacağımıza çok emindim. Mamak ta bir havacı binbaşı vardı biz o’na “entebbe” adını takmıştık “sizin soyunuzu kurutacağız” derdi ama soyu kuruyan kim olacak sonunda, ömrü olan görecekti şüphesiz. İşte biz de bu yüce iradenin tecellisi olarak böyle güçlü bir şiddet fırtınasında hayatta kalmış ve zulmün hükümranlık kalesi olan Mamak’ta başımıza gelecekleri tahmin ederek kontra oyunlar kurmaya çalışıyorduk.

 

ULUCANLAR CEZAEVİNE SEVK

Yere serdiğimiz gazete kağıtlarının üzerine biraz yiyecek koymuş Yunus’la birlikte kahvaltı yapıyoruz. İki örgütçü bizi büyük bir ilgiyle izliyorlar. Yogi bal vardı o vakitler. Bir sevimli ayı yapmışlar plastikten ve içerisinde bal. Yogi şeffaf olduğundan içerisi görünüyor. Yarısını Yunus, diğer yarısını da ben ekmek arası yapıyoruz, üzerine biraz tereyağ ve de beyaz peynir. Elimizde birer litrelik plastik süt şişeleri. Biz büyük bir iştahla bu müthiş enerji koalisyonunu mideye indirirken, iki örgütçü hayret içerisinde ve birazda yutkunarak bu sahneye mıhlanmış kalmışlar. Onlar bu miktar balı bir ay’da ancak tüketirken biz bir öğünde götürüyorduk. Onların bu kadar tasarruf sahibi olmaları cimrilikten tabiî. Bir çöpü bile birbirlerinden esirgerlerdi.

Oysa biz, koğuşların yoğun desteği sayesinde hiç bir şekilde yokluk çekmiyoruz. Komünist tutuklular ile aynı ortamda olduğumuzu ve bu sebepten hiçbir şekilde mağdur kalmamızı ilke edinen arkadaşlarımız kendileri aç bile olsa paraları bize gönderiyorlardı. Bu da ülkücü farkıydı işte... Koğuşlar biraz daha iyi durumda olduğundan, ellerinden geldiği kadar hücreleri kolluyorlardı.

-Eşyalarını topla, Ulucanlar Kapalı Cezaevine sevkin var.

Ayağa kalktık... Sabah altı’da hücre nöbetçisi seslenirken, ayrılık yaraları yeniden sancımaya başladı. Yunus hüzün dolu bir tebessümle bana bakıyor bir yandan da ağzından teselli sözcükleri dökülüyordu. Ben ise sanki donmuştum. Yunus’la birbirimize sarılmış bir türlü ayrılamıyorduk. Onu kollarından kavrayıp biraz geriye iterek bir daha baktım, acaba bu son bakışmıydı, hangimiz hayatta kalacak da bir daha bir araya gelebilecektik. Bir daha göğsüme bastırdım. Kapıda ki askerler ise merak ve hayret dolu bir ifadeyle bizi izliyorlardı.

-Sen git, belki beni de oraya gönderirler, hükümlü olduğum davalar olduğu için burada fazla tutamazlar.

Yunus’un ağzından zorla dökülen bu teselli sözcükleri kulaklarımda yankılanırken ben de “kafes” istikametinde sendeleyerek yürüyordum. Mamak tutukevi olduğu için ufakta olsa bir cezası olan orada tutulamıyordu usul gereği. Ancak buralarda kimsenin kanun ya da başka bir hukuk tanıdığı yoktu nasıl olsa. 35 numaralı hücrenin önünde durdurdular. İçerde Adnan Madak volta atıyordu. Eyvah dedim kendi kendime Madak’a da son defa mı bakıyorum diye. Madak beni görmüş ve parmaklık kapının önüne gelerek meraklı gözlerle soruyordu, nereye diye. Ulucanlar’ı işaret edince o’da Yunus Uzun gibi hüzünlendi ve öylece kafasını eğdi. Demir parmaklıklar içerisinde bile ayrılık acısı diğer acıları bastırıyordu gerçekten. Her ayrılışta ben bu duygu yoğunluğunu defalarca yaşadım. 34 ve 35 numaralı hücreler ölüm cezası yargıtayda tasdik edilenlere tahsis edilmişti. Yani oraya girenin birkaç gün ömrü var demekti. Madak oraya yeni alınmış ve kötü bir haberin postacısı gibi 35 numaralı hücrenin duvarları insanın üzerine geliyordu sanki......

Yunus’un, ayrı dosyalardan kesilmiş 5 idam cezası vardı. 50 yakın öldürme olayından da yargılanması devam ediyordu. O da idam edilmeyi bekliyordu ve belki de Ülkücü Hareket içinde idama en yakın olan kişiydi. Ancak kader onu bir başka yerde yakalayacak ve akla hayale gelmiyecek bir akıbetle 1988 yılının 18 Ocak'ında bu arkadaşım Aydın cezaevinde şehit düşecekti...

Ruhu şad olsun.

Yusuf Ziya ARPACIK

 


YUNUS CAN Aydın Cezaevi...



Can Verenler...