
Yaşatmak İçin Can Veren Bir Kahraman
RUHİ KILIÇKIRAN
AŞK OTAĞINA YOL AÇTI; 4 Ocak 1968
Ruhi Kılıçkıran, 1946 yılında Adana'nın Osmaniye
İlçesinin Rızaiye Mahallesi'nde doğdu. Ankara İlahiyat Fakültesi'nde
eğitim görüyordu. 22 yaşında iken Ankara Site Yurdu'nun kantininde
iftardan hemen sonra silahla vurularak şehit edildi.

İLK ŞEHİT
"Allah Yolunda öldürülenlere ölüler demeyin.
Onlar hayattadırlar lâkin sizler hissetmezsiniz." (Bakara, 154)
Alparslan Türkeş'in sıkıntılı günlerinde, 12 Eylül savunmasına başlarken
yapmış olduğu konuşmada ülkücü şehitlerle ilgili olarak söylediği
şu sözler O'nun şehitlerimizle kurduğu rabıtayı dile getirir gibidir;
"Taşıdığım bayrak, temsil ettiğim mukaddes Türk milliyetçiliği
davası uğrunda, komünist ve bölücü hainlerin kurşunlarıyla toprağa
düşerek şehitler ordusuna katılmış olan Ruhi Kılıçkıran'dan Gün Sazak'a
kadar şehit evlât ve kardeşlerimin rûhâniyetlerinin de şu anda bizimle
beraber olduklarını biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onların
tekzip etmeyecekleri şekilde konuşmaya, yalnız hak bildiğimi söylemeye
mecburum. Çünkü onlar, o üç bin altı yüz can, bu hak bildiğimiz yolda
'vatan, millet, din ve devlet' uğrunda şehit oldular. Onlar hem şehitlerimiz,
hem de şahitlerimizdir. Yarın huzur-ı ilâhîde de bana şahitlik edecek
olanlar, onlardır... Onların huzurunda, onlar için konuşacağım!..
Ebed-müdded olan Türk devletine; kıyamete kadar hür, müstakil, mes'ut
ve müreffeh yaşamasını, her gayeden aziz bildiğimiz Büyük Türk Milletine
bugüne kadar hizmet etmiş ve etmekte olanlar için; yarın aynı yolda,
aynı heyecan ve şuurla bu kutsal hizmetin bayrağını taşıyacak olanlar
için konuşacağım!.. Milletim aldatılmasın, şaşırtılmasın, milletim
gerçeği bilsin diye konuşacağım!.."
Cumhuriyet tarihimizde dillere destan olmuş ve istikbalde
daima şerefle anılacağına inandığımız bir hizmet ekibi olan Ülkücü
Hareket'in Türk-İslam davası uğruna verdiği ilk şehit Ruhi Kılıçkıran'dır.
1946 yılında Osmaniye'nin Rızaiye Mahallesi'nde
dünyaya gelen Ruhi Kılıçkıran, çocuk yaşta babası Ömer Efendi'yi kaybetti
ve annesi Münire hanım tarafından yetiştirildi.
İlk ve orta tahsilini Osmaniye'de tamamladıktan
sonra 1966 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'ne kaydoldu.
Okulda ve kaldığı Site Talebe Yurdu'nda çok sevildi ve sayıldı. Çok
büyük bir ikna kabiliyetine sahip olan ve davranışlarıyla çevresine
örnek olan Ruhi Kılıçkıran, bir ruh disiplini ve mücadelede dürüstlük
kaynağı olarak kabul ettiği sporun blrçok dallarında başarı göstermişti.
4 Ocak 1968 tarihinde, iftardan sonra Site Yurdu
kantinine gelerek kasıtlı bir tartışma çıkaran komünistler tarafından
kurşunlanarak şehit edildi. Ruhi Kılıçkıran'ın naaşı Osmaniye'ye getirildi
ve muhteşem bir törenle toprağa verildi.
İlk şehidimizin ardından ifade edilen duygu ve düşüncelerden
bazıları şu şekildedir;
İlk Şehidin Ardından
Okulda bilhassa sınıfında kendisini sevenleri çoktu, muhiti genişti.
Kafeteryada tek masaya sığamazdı. Merhumun arkadaşları masasına bir
masa, bir masa daha ilâve ediverirlerdi. Mütebessim çehresi, efendi
hali, clddiyeti velhasıl kibar ve nazik hareketleriyle Kılıçkıran
çok dost kazanmıştır.
Ömer Albay
Ruhi Kılıçkıran, bütün hocaları, kız ve erkek arkadaşları
tarafından çok sevilen, sayılan, huyları beğenilen mert tabiatlı.
yiğit bir Türk genci, kıymetli bir öğrencimizdi.
Prof. Dr. Neşet Çağatay
Ey kardeşim; gözün arkada kalmasın. Senden akan
mübarek kanın düştüğü topraktan, daha nice Ruhiler filiz verecek ve
yolunda yürüyeceklerdir.
Doç. Dr. Halit Ziya Ünlüsoy
... Senin Osmaniyeli kardeşin, senin mukaddesatının
genç bekçisi ve mukaddesatının sağlam teminatından biri olan Ruhi
Kılıçkıran, namertçe vuruldu. İlâhiyat Fakültesi öğrencisiydi. Dopdoluydu,
yepyeniydi, dipdiriydi. ... Sendendi, sana lâyıktı...
Ayhan Şükrü Aksu
İlk Fakat Son Değil
Bir olmak veya olmamak mücadelesinin arefesindedir Türkiye... Çok
olaylara gebedir. Neden mi olacak bütün bunlar? Cevap gayet basittir.
Artık Türkiye'nin Müslüman-Türklere ait olduğunun ispatlanması lâzım.
Hem de bu ispatlama fikir yönünde olduğu kadar gerekirse acı kuvvetle
de olacaktır... Biz fikir yoluyla olmasını isterdik, haklı davamızın
fikren ispatı çok kolaydı. Ne yazık ki olaylar hiç de düşündüğümüz
gibi tezahür etmedi. Şimdi karşımızda taş gibi acı vakıalar var, gerçekler
var. Fikren mücadelemizin semere vermeyeceğini en güzel şekilde ispatladılar.
Mana yönünden fethi henüz tamamlanmamış olan Anadolu'nun elli yıldan
bu yana ilk şehidi. Belki de ruh âleminin çöküntüsü tamamlanmak üzere
olan Müslümanlara bir işaret, bir haberci, belki de bir ikaz durumundadır.
Ama ne dereceye kadar kıssalardan hisse alacak ve ne dereceye kadar
olmak yolunda ölen şehidimizin ruhunu şad edeceğiz... Bu şad ediş
ne şekilde olur? Ruhlardaki infial nasıl hareket hâlini alır? Bütün
bunların cevabını daha sonra vereceğiz. Şimdi olayın sadece görünüşünü
inceleyecek, görünmeyen yönlerine sonra tekrar döneceğiz.
Hadise bütün Müslümanların üzerine rahmet yağan
bir ramazan gecesi olmuştur. Herkes insan olmak yönünden kendi nefis
muhasebesini bizzat yapar o günlerde. İman cephesi; bir zincirin halkaları
misali ayrılmaz olur, birlik ve beraberlik son haddini bulur. Tekleşen
gönüller, ifadelerini, bükülen boyunlar ve açılan ellerde bulur. Gözler
pınarlar misalidir.
Yağmurlar yağar bu pınarlardan... O yağmurlar ki;
inananların gözyaşları ve Hakk'ın rahmetidir, daima... İşte böyle
bir gün. Vakit akşamdır. Yani iftar vakti. Akşama kadar İslâm'ın her
emrinde bulunan hikmetin yüzlere verdiği İlâhî bir nurla nurlanmış
yüzlerin gönül gönüle, kalp kalbe vererek iftar yapışları... Sonra
tanıştıklarıyla lisanı gali ile, tanışmadıkları ile lisanı hâl ile
sohbet... Yemeği müteakip namaz ve çay içmek için kantine geliş...
Olay bu anda içeri giren bir şair bozuntusu ile
başlar. Hani malûmunuzdur, şu son devirlerde çıkan ve dine, imana
söverek meşhur olanlardan. Girer girmez sövgüsüne başlar. Tabiîdir
ki Allah'a inananlar böyle aziz bir günde buna tahammül edemezler.
Sanatını başka yerde icra etmesini söylerler. Hatta mükerreren rica
ederler. Adam gitmek isterse de malûm zihniyetin uşağı olan bay Zülküf,
mani olur. Münakaşa uzamış, olay artık bir çatışma hâlini almıştır.
Hadisenin yatışması için Yurt Talebe Başkanı, Yalçın Serinsöz araya
girer. Bu da sonuç vermez. Ruhi'nin olaya karışması bundan sonra başlar.
O, halk şairi(!) ile konuşurken Zülküf, Ruhi'ye saldırır. Artık tren
raydan çıkmıştır. Ruhi mukabele eder. Birkaç kişi saldırdığı halde
hepsini savmıştır başından. Bu sırada yere düşmüş olan Zülküf, tabancasını
iki defa ateşler. Bunu kardeşinin namluyu Ruhi'nin sırtına dayayarak
sıktığı kurşun takip eder. Artık yere yuvarlanmış ve ağır bir yara
açılmıştır. Hemen hastaneye kaldırılmasına ve her türlü ihtimama rağmen
kaderin tecellisine uyarak, 4 Ocak 1968 akşamı saat 20.00 sularında
Hakk'ın rahmetine kavuşur.
Görünüş itibariyle cinayetle sonuçlanan bir olay
ve her gün rastlanan zabıta vak'alarından biri olmaktan öteye gitmeyen
bu hadise acaba bu kadar basit bir düşünce ve yorumla bizi gerçeğe
götürür ve hakikati buldurabilir mi?... İşte bu suale her aklı selim
sahibinin vereceği cevap: Hayırdır. Bu hayır ifadesinin manasına nüfuz
edebilmek için olayların öncesine bir göz atmak gerekir. Şöyle ki
geçen sene Site Yurdu Başkanlığını Zülküf Şahin yapmıştır. Bu seneki
seçimlerde yurt idareciliğini ve başkanlığını imanlı gençler ele geçirmişlerdir.
Seçimler arifesinde en geniş faaliyette bulunanlardan biri de Ruhi'dir.
Zülküf, başkanlığı sırasında yurdun lokantasına ve kantine akrabalarını
ve üvey kardeşini yerleştirmiştir. Ruhi'yi vuran Zülküf'ün üvey kardeşidir.
Kavgayı başlayan ise Zülküf. Gelen şair bozuntusu. Allah'a ve dine
küfrettiğine, Zülküf'le özel olarak tanıştığına göre bu bir tertiptir.
Tertiptir ve bu tertibi malûm zihniyetler yapmıştır. Malûm zihniyetler
diyorum çünkü Zülküf, T.İ.P. (Türkiye İşçi Partisi) Gençlik Kolları
başkanlığını uzun zamandan beri yapmaktadır. Aynı zamanda yurtta bu
fikirlerinden dolayı tanınan ve nefret edilen bir kişidir. Bundan
önce de fikirlerinden dolayı kavgaya girişmiş ve linç edilmekten kurtulmuştur.
Tertiptir çünkü; sekiz seneden beri Hukuk Fakültesi'nde
talebe olan Zülküf, tabanca taşımanın suçunu çok iyi bilmektedir.
SiIâh taşımak ve bile bile suç işlemekse bir kastı icap ettirir. O
hâlde bu yine bir tertiptir. Neyse... Bu babda söylenecek söz çok
ama biz bu kadarla iktifa ediyoruz. Olayın bir diğer yönü daha vardır.
O da komünistlerin artık Müslümanlara karşı fiili
harekâta başlamalarıdır. Aslında yapmak istedikleri şeyi şimdilik
kaydı ile bir kişi üzerinde tatbik etmektedirler. Oysa bu bir kişi;
sen, ben veya bir başkası olabiIirdi. Herhangi bir Müslüman... O takdirde
onlar yine yapmak istediklerini yapmış olacaklardı. Zira öldürecekleri
herhangi bir Müslüman-Türk'ün şahsında bütün Müslümanlara yönelttikleri
silâhı ve gıcırdattıkları sırtlan dişlerini görmemek mümkün değildir.
Bu cennet yurdu kızıl bir peyk ve bu peykin yarınki köpekleri olmak
sevdasından gözü dönen bu köpeklerin artık son bir derse ihtiyaçları
vardır. Zira bunlar zemzem kuyusuna siğerek meşhur olmak isteyen kuduz
köpeklerdir.
Artık zaman gelmiştir. Hukuk devleti içinde aleni
cinayet işleyenlerin cezasını elbette sadece mahkemeler değil; Müslüman-Türklerin
vicdanları ve aksiyonları da verecektir. Zira bu mecburiyettir. Böyle
yapılmazsa: ilk kurşunu takip edecek birçok kurşunlar ve ilk şehidi
takip edecek bir çok şehidler olacaktır. Bu kurşun ilktir fakat son
değil. Şehidimize Allah'tan rahmet, bütün gönüldaşlarına ve ailesine
baş sağlığı dileriz.
Sıtkı Keskin
(Üniversite ve Köy Dergisi Ocak - 1968)
İki el tabanca sesi
Önce sıkılı yumrukları gevşedi Ruhi'nin. Gıngılıbiçin en hızlı dönüşü
anındaki hoşluğuyla başı hafifçe döndü. Geriye doğru yaslanıp gözlerini
yumdu. Ebemkuşağı renklerinin, birbirleriyle genişleme savaşındaymış
gibi ipil ipildi. Mavi, yeşil ve sonra kırmızıda soluverdi bütün renkler.
Koynundan çıkardığı elleriydi gözleri. Kıpkırmızı kan. Bir ılıklık
yayıldı bütün vücuduna Osmaniye anacığının duası.... Bir de Çataloluk'tan
su içebilseydim diye geçirdi içinden. Soğuk soğuk terlediğini hissetti.
Önünde kırılmış sandalyelerin üzerine doğru yıkıldığını fark etmedi
bile. Başında beyaz sarığı, sırtında cübbesi... Osmaniye Ulu Camii'nin
mimberinde adım adım yükseliyordu. Camiden dışarıya taşmış mahşeri
kalabalığa dönüp hutbeye başlamaya can atıyordu ama basamaklar bitmek
bilmiyordu. Nurdan basamaklarla göğe doğru yükseliyordu.
Reşat Gürel
ŞEHİDİN ELLERİNE ÖVGÜ
- Ülküdaşım Ruhi Kılıçkıran'ın aziz ruhhuna-
Kıbleli bir rüzgârla gelip doldun içime
Yeşillerin en güzeline pervaneydi ellerin.
Bir şeyler getirsin o diyen pırıl pırıl sabahlar
Tuttun da gecelere uzandın sessiz.
Şimdi hilâllerde, yıldızlarda ellerin.
Kılıçlar bilendi ak düşüncelere asırlar boyu
Mânânın düşmanı hâlâ çaresiz
Bir cemresin şehidim, toprağıma düştün.
Gözleri dolu bulutların, bulutlar boşalacak
Yağmurlarda, berekette ellerin.
Dilaver Cebeci
ÜLKÜCÜYE DESTAN
İlk Ülkücü şehit Ruhi Kılıçkıran'a.
Ne barda ne pavyon ne sazda gördüm
Ben seni beş vakit namazda gördüm
Her seher ihlâsla niyazda gördüm
Billâhi ne güzel ülkücüsün sen.
"Hamd olsun, İslâmım, Türküm" diyorsun
Haramda işin yok helâl yiyorsun
Hakkı Hak'ta bulmak ülküm diyorsun
Billâhi ne güzel ülkücüsün sen.
Senden çok uzakta her türlü günah
Senden çok uzakta her türlü günah
Ne mutlu, dilinden düşmüyor Allah
Elbet doğacaksın bir gün, bir sabah
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
İslâm sende, ihlâs sende, hak sende
En güzel yaşayış ve ahlâk sende
Şefkatle ümitle gözler, bak, sende
Billâhi ne güzel ülkücüsün sen.
Gün gelirse ben de ölürüm derdin
Gün geldi erkekçe canını verdin
İçtin şehadeti göklere erdin
Billâhi ne güzel ülkücüsün sen.
Uğrunda öldüğüm mukaddes sende
Hak için gürleyen erkek ses sende
İslâm bir yaşayış, bir nefes sende
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
Türküm deyip coştun bendini aştın
Sığmadın engine çağlayıp taptın
Şükürler Tanrı'ya bunca ulaştın
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
Çatmaz sana çehresini bu hilâl
Bak kanınla yine coşkun yine al
Sana hakkımızı hep ettik helal
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
Seninle vatandır bu güzel vatan
Rahattır toprakta kefensiz yatan
Hiç şüphesiz senden incinmez atan
Billâhi hakikî ülkücüsün sen.
Asım'ın neslisin unutma sakın!
Kırılsın göksünde her alçak akın.
Şüphesiz ki güzel günler çok yakın
Billâhi Hakikî ülkücüsün sen.
Dün Malazgirt'te sen ve Mohaç'ta sen
Kefenin olmuştu yine elbisen
Bir rüzgârsın Kıble yönünden esen
Unutma! Beklenen ülkücüsün sen.
Salih Sefa Yazar