
Yaşatmak İçin Can Veren Bir Kahraman
MUSTAFA EROL
..............Fatih
minibüslerini bulmakta zorlanmadım. Harita üzerinde defalarca çalışmış
bir anlamda İstanbul’u semt semt okumuştum. Yön tabelalarında ki mahalle
ve cadde isimleri bana hiç yabancı gelmiyordu. Arabada arabeskin karamsarlık
kokan şarkılarını isteksizce dinliyorum. Şoföre parayı uzatarak seslendim:
-Malta durağında ineceğim. Gelince haber verirmisiniz!..
-Tabiî ki haber veririz kardeş.
Şoförün şöyle bir geriye göz atıp verdiği bu müstehzi
cevap ile biraz tedirgin oldum. “Yabancı olduğumu anladılar mı acaba”
diye düşünerek yolcuları meraklı gözlerle inceliyordum. Ancak herkes
kendi havasında...
Fevzipaşa caddesi, Malta... Durak da inmiş yön tesbiti
yapmaya çalışıyordum. Tarifini defalarca aldığım için kimseye sormadan
adresi bulacağımdan eminim. Hem sıkı sıkı tenbih etmemişlermiydi “akdeniz
caddesi, sakın kimseye sorma. Camiyi arkana al aşağı vatan caddesine
doğru yürü, sağdan üçüncü sokak ve ikinci bina. Nöbetçileri görürsün.”
Şemsettin Sami sokağının girişi büyük su bidonları
ile araç girişine engellenmişti. Kapıda ki görevlilerden birisi tanıdık
çıkınca, sorgu sualsiz yurda girdik. Erzurum Belediyesinin satın alıp
talebelere tahsis ettiği eski bir bina. Bomba ve diğer silahlı saldırılara
yoğun olarak maruz kaldığı her halinden belli oluyor. Artık değiştirmek
bıkkınlık verdiği için, kırık camların yerine naylon çekilmiş.
Dış duvarda bir eleğin ki kadar çok delikler var.
Kurşun ve şarapnel parçalarının açtığı bu çukurlar, bir usta sanatkarın
hünerli işlemeleri gibi duruyor. Güvenlik amacıyla özel surette hazırlanmış
ard arda iki demir kapıyı geçtikten sonra, küçük bir sofa çıkıyor
önümüze. Müdüriyet yazan bir tabelanın altında ki kapıdan odaya giriyoruz.
Yerler eskimiş üçüncü kalite tahta parke. Bir masa, üzerinde açık
yeşil renkte bir telefon cihazı. İki üç sandelye. Odanın bütün mefruşatı
bu. Makam boş. Hoş geldin törenlerinden sonra odamı gösteriyorlar.
Ön cephede ki yüksek risk taşıyan bu oda iki kişiye daha ev sahipliği
yapmakta. Yol yorgunluğu bedenimi kemiriyor. Yatağa uzanıp kendimi
derin bir uykunun kollarına bırakıyorum.

İşte O Tablo - Mustafa Erol
Aradan bir koca yıl geçmişti. Bir akşam yurda geldiğimde
sobanın başında ısınırken buldum arkadaşları. 1977 senesinin 1 mart’ı...
O vakitler telefon idaresine şehirler arası kayıt yaptırır ve akabinde
bir saat kadar bekledikten sonra ancak Erzurum’la veya başka bir vilayetle
görüşebilirdik. Benim sıram gelmiş müdüriyet odasında Erzurum teşkilat
sorumlusuyla telefonda konuşuyorum. Birden ortalık karardı. Önce kulakları
sağır edecek kadar güçlü, müthiş bir ses ve ardından yoğun silah atışları
ve kafamızdan aşağı yağan beton parçaları.
Derhal kendimi yere attım. Mahalli hocalardan ancak
o kadar ders alabilmiştik. Yere yat sonra silahını ateşle. Bu formülü
uygulamak için kendimi tahta parkelerin üzerine atmıştım. Ancak üzerime
bir sürü insan yığıldığı için silahımı bile çekemiyordum. Yerlerin
yeni ziftlendiğini görüncede baskının şiddetini aratan bir hava çöktü
üstüme. Tek kıyafetim var ve onlarda şimdi simsiyahtı. Başımızdan
beton yağdıran bombaya mı yanayım yoksa yeni aldığım kot pantolona
mı?..
O ara elimden düşerek boşta kalan telefon ahizesi
masadan aşağı sallanıyor ve telefondaki ses:
- Alo, alo... diyerek feryat ediyordu.
Sesler kesildi. Telefonun öbür cucunda ki arkadaşa
kısa bir izahat verdikten sonra uzaktan gelen diğer bir patlama sesinin
kaynağını araştırmaya başladık. Bizde can kaybı yoktu. Ufak tefek
yaralar ki; onlar da beton parçalarının düşmesi ve yüksek sesin kulaklarda
oluşturduğu hafif hasarlardı. Çatıda ki nöbetçi arkadaşlar baskına
anında karşılık vermişler ve kısa bir çatışmadan sonra silahlar susmuştu.
Ancak o hengamede dehşetli bir patlama daha işitmiştik.
Telefonlarımız susmuyor. Bölgede ki diğer ekiplerimiz bize yardıma
koşarken ikinci patlamanın, sadece üç kilometre bir mesafede olan
Fındıkzade’de ki Adana yurdunda meydana geldiğini haber alıyoruz.
Çay demliklerine sıkıştırdıkları el yapımı iki adet patlayıcıdan birini
bize, diğerini de Adana yurduna atmışlardı.
Biz saldırıyı hafif atlattık ama Adana yurdunda bir
arkadaşımız şehit olmuştu. Mustafa Erol...
Ertesi gün müthiş bir tipi ve yoğun kar yağışı altına
kaldırdık onun mübarek cenazesini. O hafızalara kazınan karlar içerisinde
ki “unutmak tükenmektir” ilkesini her zaman yüzümüze
çarpan muhteşem tablo... Mustafa Erol...
Yusuf Ziya ARPACIK