Unutmak Tükenmektir !


A. Afşin Efkarlıoğlu

Bütün Yazıları

 

15 Haziran 2008

YA KALKALIM AYAĞA, YA GİDELİM!

Bir metre suda “boğuluyorum” çığlıkları atarak çırpınan birini kurtarmak için onu elinden tutup çekmek abestir. Bilakis başından bastırmak lazım suyun içine; ayakları yere değsin de anlasın suyun derin olmadığını, boy yutmadığını. Ayrıca suya batırmak, tutup çıkarmaktan daha kolay ve masrafsızdır. İş bu yazı bir suya batırma çabasıdır. Fakat kendimiz dahil suya batırılanlar hala suyun dibini görüp de ayaklarını yere basmıyorlar, hala doğrulup kalkmak yerine bir metre suda debeleniyorlarsa; o zaman, işte bu yazı hiçbir mecaza kaçmadan doğrudan doğruya bir mağlubiyet ilanıdır. Tamamen ve yalnızca yenilmişlik beyanıdır.

İki gün evvel elime aldığım bir gazete malum gerçekleri reddetmeye çalışarak geçirdiğim zamanların anlamsızlığını yüzüme çarptı.

Bilecik’te bir okulun duvarı, deprem vesair hiçbir sebep olmaksızın öğrencilerin üzerine yıkılmış bir öğrenci vefat etmiş, birkaç öğrenci yaralı. En azından teoride, o vefat eden öğrencinin babasının verdiği vergilerle yapılan okulun duvarı, o babanın eğitilmesi için devlete emanet ettiği çocuğunun üzerine yıkılıyor. Bu hadise yorum istemiyor. Bu öyle acı bir gerçektir ki o çocuğun ailesi dışında hiç kimse bu olayı kapatma hakkına sahip değildir. “Olmuş bir kaza” sözleriyle yok sayılamaz bir vakıadır bu. Bir istisna değildir. Kuvvetli rüzgarlarıyla bilinen Bursa şehrimizde, her sene uçan okul tavanlarının bahçede oynayan Türk çocuklarının üzerine düşüp bir kaçını dünya değiştirmeye zorladığını, buna rağmen hala bir rüzgarda uçacak çatılar yapmaya devam ettiğimizi biliyoruz. O babaya ne anlatacağını bin yıl düşünse bulamayacak insanların, hiçbir vicdan kaygısı taşımadan yaşıyor olduklarını bilmek sözün bittiği yerdir. Anlatılacak ve hatta anlayacak hiçbir şey kalmamıştır. O çocukla beraber ölen bizim bu topraklardaki yaşamaklık hakkımızdır.

Yine aynı gazetede yazıyor, büyük bir ilimizde OKS sınavına giren öğrencilerin sınıfında fare çıkmış. Çocuklar sınıfı belli müddet terke mecbur kalmışlar. Sınav gerginliğiyle birlikte fenalaşanlar olmuş. Fare çıkan okulun çok sorumlu yetkilileri ise öğrencileri başka bir sınıfa almışlar ancak mevzuat müsaade etmediği için ek süre verememişler. Anlayacağınız Türk Milli Eğitim Sisteminde “sınav esnasında fare çıkar ortalığı velveleye verirse o sınıfta sınav olunan öğrencilere ek süre tanınır” şeklinde bir kural yokmuş. Mateessüf bu kuralın eksikliği asgari yirmi öğrencinin hayatını tamamen değiştirdi. Dört yıl boyunca bu sınava hazırlanan yirmi öğrencinin kaderini on beş saniye için kendini gösterme ihtiyacı hisseden bir fare değiştirdi. Ya hu, bir fareye engel olunamayarak ve mevzuat uyarınca yirmi öğrencinin kaderi alt üst oluyor fakat bu haber gazetelerde ancak bir mizah haberi olarak görülebiliyor. İşte o ( muhtemelen) fındık faresinin tırtıkladığı şey yirmi çocuğun geleceğinden ibaret değildir. Hepimizin geleceğidir.

Yine aynı gazetede bu sefer kesinlikle mizah konusu olacak başka bir haber daha vardı. İktidar partisinin oylarıyla geçen bir yasaya göre odalar ve birliklerde adi suçlardan mahkum olmayanlar genel sekreterlik yapamayacakmış. Resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren bu kanuna göre herhangi bir meslek odası yahut birliğinde genel sekreter olmak istiyorsanız derhal adi bir suçtan mahkum olmak mecburiyetindesiniz. Bahane hazır, “olmamalıdır” yazılacak yerde her nasıl olmuşsa gözden kaçmış “olmalıdır” şeklinde yazılmış. Kimin gözünden kaçmış? Evvela komisyon üyelerinin, daha sonra milletin vekillerinin, daha sonra meclis görevlilerinin, yetmiyor, daha sonra her kanunu teklif edildiği an incelemeye almakla övünen cumhurbaşkanlığı çalışanlarının ve en nihayet cumhurbaşkanının. Ülkemizde kanunlar, yani hepimizin uymakla mükellef bulunduğumuz kurallar nasıl meydana geliyor, nasıl vücut buluyor, ibretle izliyoruz. İşte gerçeğimiz budur. Bu asla önemsememezlik edilecek, gülünüp geçilecek bir hadise değil, durumumuzu birebir yansıtan bir gerçektir. Bu yüzlerce üst düzey adamın gözünden kaçan, Türk milletinin gözüne kaçar, kaçmıştır, kaçmaya da devam edecektir. Buyrun, mecburi bir imla hatası da benden.

Yine aynı gazetede bir haber daha. Türbanlı iki genç kadın bir televizyon programına misafir olmuşlar. Ve eteklerinde ne varsa dökmüşler, Atatürk’ü sevmiyor, Humeyni’yi seviyorlarmış; canları sağolsun. Kurtuluş savaşı, başörtüsüne el uzatılması ile başlatmış. Hem de biliyormusunuz kimin baş örtüsüne? Nene Hatun’un. Bizim Aziziye Tabyaları’nın kahramanı olarak bildiğimiz Nene Hatun aslında Maraşlıymış ve başörtüsüne el uzatıldığı için başlamış istiklal harbi. Nene Hatun’un baş örtüsüne el uzatıldığını gören Sütçü İmam, hemen o alçak Fransızlara ateş etmiş. Bu da kurtuluş savaşının ilk mermisiymiş. İbnül Emin’in bir sözü var, “cehaletin bu kadarı ancak eğitimle olur” der. Nene Hatun Maraşta değil, Erzurumdadır. İstiklal harbinin ilk mermisini Sütçü İmam değil, Hasan Tahsin sıkmıştır. Sütçü İmam’ın ateş ettiği Fransızlar değil, Fransızlardan cesaret bulup şehirde anarşi havası estiren Ermenilerdir. Dahası istiklal harbimizi başlatan asla bu olay değildir, Sütçü İmam destanı ancak yerel Maraş direnişinin başlangıcı kabul edilebilir.

Bunların savunduğu başörtüsü sorunu da iflah olmaz. Bunların muhafazakar kabul edildiği Türkiye de iflah olmaz. Ya hu, madem istiklal harbimize dair bildiğiniz tek şey Sütçü İmam destanıdır, lutfen, bari onu düzgün bilin. Buraya kadar bir nebze içe sindirilebilecek olan haber buradan sonra mide kaldırmaz bir hal alıyor. Bu herkesten daha müslüman olduğunu iddia eden iki kadın diyorlar ki “Keşke istiklal harbi yapılmasa bugün daha özgür olurduk. Keşke Amerikan yahut İngiliz mandası kabul edilseydi türbanımızı daha rahat bağlardık.” Amerika ve İngiltere’nin özgürleştirdiği Irak’ta müslüman kadınlar toplu tecavüzlere uğrarken, bunları yanıbaşında pişkinlikle seyredip Amerika ve İngiliz özgürlüğünden medet uman bu kadınların tek derdi olabilir, oda Iraktaki –Allah yardımcıları olsun- o mazlum kadınların uğradıkları iğrenç hakaretlere gönüllü razı olmak; hatta heves etmek. Ancak böyle bir cinsi sapıklığın beyanı olabilecek sözdür bu. Çok hevesliyseniz Amerikan, İngiliz köpeklerine, gidin onların topraklarına, buraya neden çağırıyorsunuz? Asabımızı bozmadan konumuza dönelim. Bu haber sadece iki meczubun karakterini ortaya koymasından ibaret değildir. Bu haber, bu ülkede başörtüsü meselesinin neden hala sürdüğünün işaret sıfatıdır. Yetmez, bu haber neden böylesi sorunları aşamadığımızı ve aşamayacağımızı yüzümüze çarpan bir gerçektir.

Bir haber daha. “Çılgın Türkler…” meraklandım, yine ne yapmış da bu muhteşem sıfata layık görülmüşüz acep. Turnuvanın en kötü takımı İsviçre’yi bir son dakika gölüyle mağlup edebilmeyi zor da olsa başarmışız. Kurtuluş savaşı kahramanlarına insanüstü bir fedakarlık ve gayretle kazandıkları zafer sonrası verilen unvan turnuvanın en kolay takımı güç bela yenmeyi başarabilmiş futbolculara verilmiş. Biz Çılgın Türkleriz, biz adamı yeneriz, var mı bize yan bakan hey yan bakan…

Bütün bu haberleri aynı günün aynı gazetesinde okumanın verdiği öfke ve çökmüş ruh haliyle yazmaya karar verdiğim bir roman için araştırma yapmak maksadıyla bugün kimilerinin edebiyatımızın en büyükleri listesine koymaktan çekinmediği Behçet Necatigil’in “100 Soruda Mitologya” kitabını elime almış bulundum. İçinde, Yunan mitolojisinden başlayarak ve onu baz alarak bir çok esaslı bilgi bulunduran bu kitapda Türk mitolojisinin es geçilmesinden daha acı olan şey neden görmezden gelindiğinin izahıydı. Çünkü kitabın sayfaları yetersizdi! Böyle diyordu Necatigil. Yani Türkiyede, Türkçe yazılan bir kitapda, herşeyi yazmaya sayfa vardı ancak Türkten bahsetmek israftı, sayfa ziyan etmekti. Bunu yapanda anlı şanlı Türk edebiyatçısı Behçet Necatigildi. Hani şu anmaya Kültür Bakanlığımızın canhıraş cabalarını eksik etmediği, kitaplarını Milli Eğitim Bakanlığımızın çocuk zihinlerine tavsiye ettiği Behçet Necatigil.

Pek eski zamanlarda Türkistanda hükümet sürmüş ve medeniyet kurmuş olan milletimizin medeniyet ve kültürünü yani siyaset ve içtimaiyatta takip ve tatbik ettiği usullerin mahiyetini ve kıymetini, sanatlarını bugün yine Türkten başka herkes gayet iyi bilmekte. Ama Türkiye’de okul duvarları nedensiz yıkılıp öğrencileri öldürürken, fareler ve mevzuat yirmi öğrencinin kaderini bir seferde değiştirebilmekte. Cehaletten ibaret soytarılar en başta Allah’a sonra ona samimi inanlara zulmetmekte.

Ülkücülüğü mana planında bir çok izah ve isme tabi tutmak mümkün. Ama kronikleşen laf bolluğu hastalığımız nüksetmeden “ülkücülük, Türk milletine insanca yaşam hakkı tanımak, onu her türlü haksızlık ve hakaretten uzak, müreffeh bir şekilde yaşatmaktır” diyemezmiyiz. Deriz, doğruyu da söylemiş oluruz. Ama bu haberlerin kamera şakası değil de gerçeğin ta kendisi olduğu ülkede yapamayız. Bu topraklarda yaşamanın telkin ettiği huzur ve mutluluğu bin yıldır sadece okunacak kitaplar listesinden alelade bir isim kadar görebildik. Acem’in islam öncesi kahramanlarına özenerek başladı bu topraklardaki yenilgimizin serüveni. Sultanlarmız keyhüsrev gibi, keykubat gibi, islamlıkla hiçbir alakası bulunmayan isimlerin kendilerine şan vereceğini sandılar. Kılıçarslanların, Alparslanların ( dikkat buyurun: aslan, yılan değil) yerini Acem dilindeki yılan ve börtü böcek isimleri aldı. Daha sonra padişahlarımız hemen hiç biri Türk ve müslüman olmayan kadınları kendilerine eş seçmeye başladılar. Ve bu duruma devlet kutsiyeti adına itiraz bile edemedik. Ermeni’nin, Rum’un, Ulah’ın, Sırp’ın dinine hoşgörü gösterir ve bububla övünürken soydaşımız ve dindaşımız olanlara göstermedik. Annesini öldüren Şah İsmail iki yüzbin sünni Türkü diri diri yaktırdı; bugün evliya kabul edilen, babasını öldürtmüş Yavuz, binlerce alevi Türkmeni kılıçtan geçirdi, hele bir de Kuyucu Murat çıktı, yüz elli bin Türkmeni kör kuyularda boğdurdu. Şah İsmail putpereste, mecusiye gösterdiği hoşgörüyü kendi soydaşına ehl-i sünnet vel cemaat olduğu için göstermedi, buna kızan Yavuz, Ermeni’ye, Sırp’a, Rum’a gösterdiği hoşgörüyü yine Türkmenlere göstermedi. Olan hep Türkmene oldu.

Olmadı, bu iş olmadı, başaramadık buralarda yaşamayı. Şu satırların yazarı dahi, mecusilerin ateşine dokunmazken ehli sünnet olan iki yüzbin soydaşını diri diri yaktıran Şah İsmail’e methiyeler düzen, dara düştükçe, “şaha gidelim” diyen Pir Sultan’a kızmayı akıl erdiremiyor, aksine propagandasını yapıyorsa; Yavuz Sultan Selim’e çatmaya kendinde cesaret bulamıyorsa -başta kendim için diyorum- anlatılacak hiçbir şey kalmamıştır.

Olmadı, bu iş olmadı, biz bu topraklarda bin senedir, o kadar çok can verdik ki hesaba vursan her metre karesine on şehit düşüyor. Hala da vermeye devam ediyoruz. Biz bu topraklar için o kadar çok can aldık ki hesaba vursan verdiğimizden aşşağı kalmaz, belki misli tutar. Hala da almaya hazırız. Ama olmuyor, Kemal Bey’e “kanuna uy” diyen hükümet kanuna uyduğu için Kemal Bey’i asıyor. Aradan geçen bin dört yüz yıldan sonra ikinci kez Türk adıyla yeni devlet kuruyorsun, devleti kurduğunun yirmi birinci senesinde Türk olmakla iftihar edenleri tabutluğa tıkıyorsun. “Komünizm hergörüldüğü yerde ezilmelidir” diyen adamı ilahlaştırmaya kalkıyor, ondan sonra kahpe komünizmin, rus emperyalizminin uşaklarına direnen Türk çocuklarını asıyor, işkencehanelerden geçiriyorsun. Dön geri, Altınordu devletini yıkıyor, Rus’a hürriyet tanıyorsun, kuzeyin bereketli ovalarına akın etmek, futuhhat ruhunu tatmin edecek Rus gavuru üzerine akınlar düzenlemek yerine yüzer çadırlık obalarıyla kardeşinin ülkesine sığınan birkaç aşiret reisi yüzünden, hem de yanına halifeyi alıp, müslüman kardeşinin ülkesine sefer ediyor, şehirleri yakıp yıkıyorsun. Değil mi emir Timur? Bir cumhuriyet kuruyorsun, içinde cumhur eksik. Kanıyla canıyla vatan kurtarmış, devlet kurmuş millete dönüp, “senin vazifen rençberliktir, askerliktir, mükafatın şanlı ölümler, kutsal vergilerdir” diyorsun, yetmiyor, bunu diyen Nevzat Tandoğan’ın adını her şehirde bir caddeyle, bir meydanla yaşatıyorsun. Gösteri yapmak, miting düzenlemek isteyen milliyetçilere de adres olarak sürekli bu Tandoğan Meydanı’nı gösteriyorsun. Rahmetli Atatürk’ün ölümünden sonra milletten kopuk, millete düşman gelişen İnönü reformizmini Atatürkçülük diye sunuyor, Atatürk’e duyduğu öfke ve kini onun resimlerinden, heykellerinden çıkaran İnönü’yü tabu haline getirmeye çalışıyorsun. Amerikan menşeili sözde islamcılarla, göbeğinden Amerika’ya bağlı sözde seçkinleri kavga ettiriyor, enflasyondu, faizdi, terördü, başörtüsüydü ve sair bir çok sorunla yine Türk’ü eziyorsun.

Şu halde bu iş olmamıştır. Başaramadık. Evvela Sultan Alparslan’ın ruhuna birer fatiha eşliğinde özrümüzü beyan edecek sonra da geldiğimiz gibi döneceğiz.

Tekrarda yarar var. Bir metre suda “boğuluyorum” çığlıkları atarak çırpınan birini kurtarmak için onu elinden tutup çekmek abestir. Bilakis başından bastırmak lazım suyun içine, ayakları yere değsin, anlasın derin olmadığını, boy yutmadığını. Ayrıca suya batırmak, tutup çıkarmaktan daha kolay ve masrafsızdır. İş bu yazı bir suya batırma çabasıdır. Fakat kendimiz dahil suya batırılanlar hala suyun dibini görüp de ayaklarını yere basmıyorlar, hala doğrulup kalkmak yerine bir metre suda debeleniyorsa; o zaman işte bu yazı hiçbir mecaza kaçmadan doğrudan doğruya bir mağlubiyet ilanıdır. Tamamen ve yalnızca yenilmişlik beyanıdır.

Şayet bunca şeye rağmen ayağımız suyun dibini buluyorsa, bir metrelik suda debelenmekten başka yapabileceğimiz şeyler olduğunu görüyorsak mesela doğrulup ayağa kalkabileceğimize inanıyorsak; inatta bir murattır, devam. Ama, yok, suda debelenirken bizi daha çok batıran bunca kuvvete rağmen basamıyorsak yere, boğulacak gibi oluyorsak… toplayın tası tarağı gidiyoruz, yolculuk var. Burada olmadı, başaramadık, atayurda dönelim…

“Yüce Tengri dost oluban, medet irsün, hanım hey”

A. Afşin EFKARLIOĞLU



Can Verenler...