9 Kasım 2006
LUDOMİL RAYSKİ’Yİ ZİYARET
Bir
Türk’ün yolu Polonya’ya düşerse eğer, önce Birinci Dünya Harbi’nin
kanlı cephesi olan Galiçya’yı görmek ister herhalde. Biz de bu duygu
ve düşünceler içerisinde, çocukluk yıllarından beri ismini duyarken
içimizin burkulduğu ancak çoğu zaman haritadaki yerini dahi bilmediğimiz
bir savaş bölgesi olan Galiçya’yı ziyaret etmek istedik.
Bu yetim cephe hattı her nedense Kut’ul Emmare zaferiyle
süslenen Irak cephesi gibi sanki görünmezden gelinir. Bizim tarihçiler
de doğrusu bu işi biraz ağırdan alırlar. Az bilinen, az konuşulan
ama çok can verilen Galiçya cephesi aslında gerçek bir kahramanlık
destanıdır.
Birinci Dünya Harbi cephelerinden biri olan Galiçya
bugün Doğu-Avrupa’da Polonya ile Ukrayna arasında paylaşılmış olan
bölgedir.
İstikametimiz Galiçya…
Bir çarşaf kadar düz ovalarda hızla yol alırken,
ülke tarım ve hayvancılığının yapıldığı küçük ve orta büyüklükte olan
özel çiftliklere rastlıyoruz. Ülkede temel tarım gıdası olarak çavdar,
patates, buğday, şeker pancarının yanı sıra zengin meyve ve sebze
çeşitleri üretilmektedir.
Özellikle her yerleşim biriminde karşımıza çıkan
gösterişli kiliseler oldukça dikkat çekiciydi. Diğer Avrupa ülkelerinden
farklı olarak Polonya’da ibadet zamanı tıka basa dolan bu kiliselerin
dış duvarları eski Papa II. Jean Paul'un resimleriyle donatılmıştı.
II.Viyana kuşatmasından geriye acı hatıraları kalan
Tatarlar’ın yaşadığı köylerden geçerken kısa bir mola verdik. Giray
Han, Sobieski ve Kara Mustafa canlanıyor hafızalarımızda.

Viyana Bozgunu sonrası sorumlu tutulan Kara Mustafa’nın
Belgrat’ta koparılan kellesi düşüyor sanki orta yere.
II.
Viyana Kuşatması sırasında Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kumanda
ettiği Türk ordusu’nu arkadan vuran Sobieski kumandasındaki Avrupa
Haçlı ordusunun yolunu açan hainleri konuşmaya başlıyoruz. Bu arada
bir arkadaşımız çok önemli ve doğru bir tesbit yapıyor:
-Hotin Savaşı sonrası devam eden mücadeleler neticesinde
26 Ocak 1699 tarihinde ağır maddeleriyle imzalanmış olan Karlofça
Muahedesi sanki boynumuza geçen bir lanet halkası oldu.
Bu haklı yorumla devam eden sohbetimiz tekrar bölge
üzerine yoğunlaşıyor.
Bialistok ve bu şehre bağlı olan Kruszyniany ve Bohoniki
köylerinde yaşayan Tatarlar 1683 Viyana Kuşatması sırasında yaşanan
büyük ihanetin sessiz tanıkları gibi. O bölgelerin ahşap kilise mimarisinin
aynısı da olsa camiiler inşa etmişler. Medeniyetlerini korumak için
yoğun bir çaba içerisinde oldukları anlaşılıyor. Haçlı Seferleri’nin
çıkış noktasında bir müslüman cemaat olarak ayakta kalabilmek gerçekten
çok büyük bir maharet ister.
Derken, Galiçya’ya yaklaşıyoruz…
1916 yılının Ağustos ayında, 19 ve 20. Tümenlerden
oluşan 15. Kolordunun gönderildiği bu cephe tam bir askerlik estetiğine
tanık olmuş, Türk’ün cesaret, feragat ve fedakârlık gibi ulvî değerler
ile bezenmiş olan tunç yüreği bu topraklarda daha bir başka çarpmıştır.
Bu tümenlerin biri Anafartalar’da büyük bir kahramanlık gösteren ve
Mustafa Kemal'in bir zamanlar Çanakkale’de komuta ettiği 19. Tümen’dir.
Yürü yiğit, yürü kaldığın yerden!..
Bayrağı eline aldığın yerden!..
Diyerek 19. Tümen askerleri tarih yapmaya ve temiz
kanlarıyla destanlar yazmaya devam ediyorlardı…
Çaresiz kalan Ruslar bu cephede Eylül ayında zehirli
gaz kullanmaya başladılar. Bir ayda sekiz bin Mehmetçik bu alçak ve
kalleş saldırılar sonrası şehit düşmüştü. Ancak Ruslar da hatırı sayılır
bir zayiat verirken cephe hattında bir adım bile mesafe alamamışlardı.
Bu uzak ellerde Mehmetçik, saldırıları yine yüreğinde söndürmüştü.
Galiçya’da savaşan arslanlarımız kısa bir sürede
varlıklarını kabul ettirmiş ve tekbir sesleri arasında yaptıkları
akınlar neticesinde Rusların yüreğine korku salmışlardı. Bölgede savaşan
Teğmen Şevki’nin anılarından oluşan “Mehmetçik Avrupa’da” isimli eserde
bu kahramanlıkların bazıları anlatılmaktadır.
Birliklerimiz, 1917 yılında patlak veren komünist
Ekim devrimi ile beraber Rus cephesinin çökmesi üzerine, karşılarında
döğüşecek düşman kalmadığı için geri dönmüşlerdir. Alman Güney Ordusu,
arkalarına sığınarak savaştığı bu kahramanları uğurlarken, dillere
destan bir askerî başarı gösteren Türk kuvvetleri için methiye dolu
bir bildiri yayınlayarak iki milleti “Kan kardeşi” ilan ediyordu.
Bu nasıl kardeşlikse; bugün torun Almanlar, uydurma
‘Ermeni Soykırım’ yutturmacasının hamiliğini yaparak o zorlu zamanları
çok çabuk unutmuşa benziyor. Fakat balık hafızalarının yenileneceği
günler yakındır.
Bu duygu ve düşünce yoğunluğu içerisinde ziyaret
ettiğimiz topraklara basarken yüreğimiz sızlıyor acaba yerlerde bir
damla şehit kanı var mı diyerek. Âdeta yere basmadan süzülerek ama
sarsılarak yürüyoruz.
Zaman durdu mu, işliyor mu belli değil.
Ruh dünyam herc-ü merc olmuş ve içimde bir fırtına
kopmuştu. Dudaklarımdan sessizce dökülen fatiha sonunda şehitlerimize
verdiğimiz sözleri, ettiğimiz yeminleri tekrar ettik:
-Yolunuz, yolumuzdur!..
Ve ayrılıyoruz, kalbimizi kahramanların can verdiği
o kanlı topraklarda bırakarak.
Ancak Polonya’da Birinci Dünya Harbi hatırası olan
bir başka kahraman daha vardı. Ludomil Rayski…
Bir Çanakkale savaşçısı olan Ludomil Rayski’nin doğduğu
kente doğru hareket etme kararı aldık.
Sabah namazını Varşova’da kıldıktan sonra tekrar
yola çıkıyoruz. Daha önce hakkında bilgi sahibi olduğumuz bu aziz
kahramanın parmaklarının değdiği bir eşyaya dokunacak olan ellerime
sevgiyle bakıyorum. Ne büyük bir bahtiyarlık… Ne tarifsiz bir lezzet…
Hafif kar yağışı altında ilerliyoruz.
Arabamızı kullanan Bratko sanki bir bilgi bankası.
Ülkesini ve bizim ülkemizi de çok iyi tanıyan bu Polonyalı, kıvrak
zekası ile ürettiği zarif nüktelerle yolculuğumuza tat üstüne tat
katıyor. Bratko namıyla anılan Stanislaw Gawinek tam bir Türk dostu…
Komando olarak Şırnak’ta vatanî görevini yapan Refik’le
koyu bir sohbete dalmışlar.

Türk dostu Bratko hizmette sınır tanımıyor.
Kar yağışı altında bizim için yollara düşmüş
Varşova’ya 300 km. mesafede olan Krakov yolunda ilerlerken
Refik’le Bratko’nun bal muhabbetlerini büyük bir zevkle dinliyorum.
Bratko bir yandan aydınlatıcı konuşmasına devam ediyor:
-600 sene boyunca Lehlere Başkent olan Krakov aynı
zamanda Papa olmadan önce II. Jean Paul'un Başpiskopos olarak görev
yaptığı şehirdir.
Refik ise sosyal tesbitler yaparak konuya başka bir
açıdan yaklaşıyordu:
-Son yüzyılda dünyanın başına bela olan iki zulüm
rejimden biri olan Sovyet sisteminin kırılma sesleri ilk olarak bu
topraklardan yükselmişti. Lech Walesa ve tersane işçilerinin direnişi,
âdeta Sovyet İmparatorluğu’nun bitiş düdüğünün çalınma işaretleriydi.
Bu güzel konuşmaları dinlerken ben tekrar kapanıyorum.
Papa, Walesa, Sovyetlerin çöküşü derken, yine Rayski kaplıyor bütün
benliğimi.
-Allahüekber, Allahüekber!..
Çanakkale Mahşeri canlanıyor gözlerimin önünde. Gece
sessizlik çöktüğünde Gelibolu’da bugün bile işitilen tekbir sesleri
doluyor yüreğime. Kumandanından son askerine kadar 628 kişilik mevcudunun
tamamını kanrevan içerisinde düşürmesine rağmen sancağını asla yere
düşürmeyen 57. Alay’ın tekmil sesleri yükselmeye başladı gökkubede.
Biz yaşayalım diye canlarını veren, kahramanlık kavramını bile aciz
kılan bu şehitleri selamlamak için melekler bile sıra olmuş âdeta:
-Ey cennetin şeref kıtası, selam sizlere!..
Neden sonra Bratko’nun sorusuyla gönül dünyamdan
sıyrıldım:
- Neresiydi?
Bu duygu yoğunluğu içerisinde yol alırken Krakov’a
gelip çatmıştık. Dluga caddesini anlamıştı da telefuzunda zorlandığım
Pedzichow’u söylerken Bratko gülümsedi. Yazılı olarak verdiğimde ise
kimseye sormadan bu iki caddenin kesiştiği noktayı kolayca buldu.
Gözümüz hava saldırısı bekleyenler gibi yukarlardaydı. Minareyi görmemizle
beraber hep beraber çığlık atmamız da bir oldu. Aracımız durmadan
ben atladım. Bu kavuşmaya dayanacak mecalim kalmamıştı.

Krakov
Uzun zamandır bildiğimiz ancak görmek şimdi nasip
olan ev ile mescit karışımı bu muhteşem mabede büyük bir hayranlıkla
bakıyordum. Bakmak ne kelime, sanki gözlerimle kana kana lezzet içiyordum.
Arkadaşlarım da arabayı parkedip yanıma geldiler.
Şimdi daha zorlu bir çalışma yapmamız gerekiyordu.
Ağır bir kapısı olan taş kaplama binada bir kıpırdanma yoktu. Kapının
yan tarafında bir metre çapında bir metale Rayski portresi işlenmiş
ve kısa bir tanıtım yapılmıştı. Kapı zillerine basmaya başladık. Ancak
bir sonuç alamamıştık. Bir hayat belirtisi ararken yandaki kadın berberine
girerek işe başladık.



Bir bilgi alabilmek için büyük ümitlerle girdiğimiz
dükkanda kalabalık bir müşteri topluluğu var. Bizim yabancı özellikle
de Türk olduğumuzu öğrenince hepsi bize dikkat kesilmiş öylece bakıyorlardı.
Usta ve kalfalar dahil herkes işini gücünü bırakmış merakla bizi dinliyorlar.
Dükkan sahibi olan yaşlı bir hanım hayallerimize bir darbe vurmuştu:
-Sadece 15 yıldır burdayım. Fazla bir bilgim yok.
Bu bina vakıfların ve dairelere bölerek bir kısmını sattılar. Kalan
bölümler ise kiraya verildi. Hepsi bu.
-Onbeş yıldır burada olan biri bilmiyorsa, kim bilebilir?
Diyerek homurdanmaya başladık.
Buradan bir malumat alamayınca diğer mağazalara yöneldik.
Hepimiz bir tarafa dağılarak önümüze gelene bu ev ve Rayski ailesi
hakkında sorular sormaya başladık. Komşu dükkanların hepsine girdik
neredeyse. Nafile…
Rayski’lerden hayatta kalan kimse olup olmadığı öğrenmeye
çalışıyorduk ki; bir ara genç bir hanımı ana kapının zilini çalarken
gördüm. Nihayet kapı açılınca içeriyi gördük fakat tamamen bağımsız
bölümler oluşturulmuş her katta üç beş daire kapısı ve yine bilimeyen,
tanınmayan Rayski ailesinden başka bir şey yok ortada.
Yılgınlık da yoktu kitabımızda…
Belediye Başkanı dahil herkese başvuracak, gerekirse
tarihçileri bulup aradığımız bilgilere ulaşacaktık.
O ara Refik telefonla irtibat kurduğu Ankaradaki
Polonya Büyükelçiliği’nde görevli birinden Prof. Dr. Piotr Nikel isimli
Krakov Üniversitesi’nde görevli bir tarih hocasının telefon numarasını
aldı.
Aradığımız kan bulunmuştu. Hoca bize gereken bütün
malumatları verdiğinde biz de vazifemizi tamamlamak için tekrar Varşova
yoluna düştük.
Profosör, Ludomil Rayski hakkında yazılan Polakça
bir kitaptan ve bir doktora tezinden bahsediyor. Tedarik etmenin yollarını
araştırıyoruz.
Bu arada 1968 yılı itibarı ile evde yapılan bir tahribatı
da öğrenmiş oluyoruz. O sene minber ve mihrabı da dahil olmak üzere
yıkılan çatı katındaki mescit konut hâline getirilerek vakıflar müdürlüğü
tarafından kiraya verilmişti.
İçim sızladı...Ve hüzünlü bir şarkı döküldü yüreğimden,
"Mihrabımı elinle yıktın, günahımı sen çek."
Neyse minare yerindeydi ya. O da bizim için bir teselli
kaynağıydı.
En merak ettiğim konuya sıra gelmişti şimdi. Hocaya,
onun neden Katedral’e konulduğunu sorduğumuzda “Rayski, Polonya’nın
da kahramanı” dedi. ‘Keşke Çanakkale’de savaşırken aldığı yaralardan
can verip de fatihalar ve dualar arasında yatsaydı’ demeden edemiyoruz
doğrusu.
Ludomil Rayski’nin kabrini ziyaret için Polonya Ordu
Katedrali’ne doğru yola çıkıyoruz.
Ver elini Varşova…
Yusuf Ziya ARPACIK
Görüntüler;

Polonya'da okuyan Türk çocukları ile tek can,
tek yürek...
Serkan ve Oğuzhan Yıldırım, Mustafa Çiftçi, Kamil Büyükbayrak ve Yusuf
Hoca, Varşova Büyükelçiliği'nin düzenlemiş olduğu Türk gecesinde

Yusuf Ziya Arpacık, üniversite talebelerine,
Ermenilerin yaptıkları soykırımı ve katliamları anlatıyor

Mustafa Üçüncü, Yusuf Ziya Arpacık, Fikret Büyükbayrak, Refik Büyükbayrak
Türk girişimciler Polonya piyasasında ticaret bayrağımızı şerefle
dalgalandırıyor

Ferit Büyükbayrak, Refik Büyükbayrak


Yusuf Ziya Arpacık, Mete Bektaş

Polonya'nın en büyük nehri Vistula

Bir uçtan bir uca... Aynı gün hem yaz hem de
kış yaşamak...

Ludomil Rayski'nin naaşı'nın konulduğu Polonya
Ordu Katedrali, Varşova

Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;
Kahramanlık: Saldırıp bir daha dönmemektir.