Unutmak Tükenmektir !


Yusuf Ziya ARPACIK

BÜTÜN YAZILARI

 

13 Kasım 2006

ALMANLARIN TOPLAMA KAMPLARI

Ermeni sosyal tetikçiler ve arkalarındaki sömürgeci devletlerin neden ‘soykırım’ uydurmaları ile dünyayı ayağa kaldırdıklarını daha iyi kavramak için bu işi bir endüstriye dönüştüren yahudilerin siyasî ve ticarî kazançlarının kabarttığı iştahı da hesaba katmak gerekir. Birçok stratejik gerekçenin yanında pek ehemmiyet arzetmez ise de soykırım yalanlarının nihai beklentilerinden biri de paraları doğrudan cebe indirmektir.

‘İkinci Dünya Savaşı’ öncesi Almanya tarafından kurulmuş olan en büyük toplama kampı olan ‘Auschwitz-Birkenau’nun giriş kapısında bu duygular içerisinde ilerliyorum. Polonya'nın Krakov şehrinin 60 km. batısındaki küçük bir kent olan Oswiecim'in yakınlarında bulunan bu kampı yıllarca filmlerde izlemiştik.

Oswiecim kendi halinde, sıradan ve küçük bir Polonya şehri iken ne olduysa 1940 yılında Naziler burayı işgal edince oldu. Oswiecim 'in adı tuz buz olarak buharlaştı ve bir gecede Auschwitz oldu.

Yazgısı bir anda değişen bu kenti ve toplama kamplarını biz de görelim, dedik.

Havanın yoğun kar yağışlı olmasına rağmen dünyanın dört-bir yanından gelen ziyaretçiler oldukça kalabalık.

Anakapının yanındaki bayide satılan kitap, cd, dvd, vhs ve hediyelik eşyaları incelerken fahiş fiyatlar karşısında hayrete düşüyorum. Soykırım Endüstrisi en küçük birim itibarı ile bu kampa kadar uzanmış ve bizler kapıda kopmaya başlıyorduk. Pahalı olmasına rağmen sergideki kitaplar çok ilginç görünüyordu. Halina Birenbaum’un 'Hope is the Last to Die' ve Tadeusz Sobolewicz’in hatıralarından oluşan ‘But I survived’ isimli kitapları biraz karıştırdım. Birkaç satır okumama rağmen, sürükleniyordum. Özellikle çok akıcı bir uslübü olan Tadeusz Sobolewicz’in elimdeki kitabını bırakmak istemiyordum. Gerçekten bu yazılanlar doğru muydu?

Yanımdaki arkadaşlarımdan biri olan Polonyalı Bratko, yazılanları çok abartılı bulmakla beraber bunların sipariş üzerine hazırlanan kitaplar olduğunu söylüyordu. Bu bağlamda çok önemli başka tesbitler de vardı.

Dünyanın birçok ülkesinde yürürlükte olan yasalar gereği sözde 'Yahudi Soykırımın'ı tartışmaya açmak bile suçtur. ABD'deki nefret yasaları kapsamında Yahudi soykırımın tartışmak toplumdaki nefreti artıracağından bu konuyu gündeme getirmek de sözde yasaklanmıştır. Burada asıl gaye olaya daha bir gizem katarak, vahametini artırmaktır.

Armageddon ya da insan eliyle yaratılacak kıyamet yüklemeleri ile şartlanmış, kaçınılmaz ve yıkıcı bir ‘İyi kötü savaşı’ olacağına inanan George W. Bush, Yahudi soykırımının tartışılmasının bütün dünyada yasaklanması gerektiğini söylerken acaba ne kadar samimidir? Rahip Billy Graham tarafından, 40 yaşında alkol bağımlılığından kurtarılan George W. Bush evangelist papazların telkinleriyle hayatının her anını bu saldırgan mezhebin ilkeleri doğrultusunda yaşıyor ve hedeflerini de evangelizme göre belirliyor.

Peki nedir bütün dünya için alarm veren bu tehlikeli inanç, daha doğrusu çelişkiler manzumesi? Bu Hıristiyan mezhebi öğretilerine göre; dünyanın sonu olan kıyamete doğru, bütün yerküreye yayılan iyi ile kötü arasındaki savaş sırasında İsa Mesih geri dönecek. İyilerin zaferine önderlik edecek olan Mesih, bin yıl devam edecek bir dünya saltanatı kuracaktır. Nihayetinde İsa Mesih’e inananlar onunla birlikte cennete giderken, Evangelist olmayanlar yani Müslüman ve Yahudiler başta olmak üzere diğerleri de cehenneme gidecektir. Özellikle Amerikan evangelistler’in ‘Armageddon’ saplantısı ironik bir mahiyet kazanmıştır. Tanrı tarafından bu görev için seçilmiş insanlar olduklarına inandıkları Yahudilerin, bir kıyamet şartı olarak desteklenmesi gerektiğine inanırlar.

Onlara göre, İyi ve Kötü arasındaki savaş yeryüzünün dengesini oluşturacaktır. Kıyamet yaklaşmaktadır. Bu dünyada yaşanan her olay, yapılan her savaş Eski Ahit’teki efsanelerde ve Yeni Ahit’te etraflıca anlatılmaktadır. Günün birinde Museviler vadedilmiş topraklara dönerek Evangelist olacak, olmayanlar ise yanacaktır.

Bu bağlamda devam eden dayanışma neticesi uygulanan baskı sonucunda toplama kamplarını abartanları eleştirenler, birçok ülkede bu kutsal ittifakın ağır saldırılarına maruz kalmışlardır.

Bir İngiliz yazar bu sebepten dolayı hapis cezasına mahkum edilmiştir. Yahudi soykırımını abartılı bulan ve çok büyük çaplı olmadığını söyleyen yazar, birçok Yahudinin tifo gibi bulaşıcı hastalıklardan dolayı öldüğünü söylüyordu. Almanlar’ın hiçbir kampında gaz odasının bulunmadığını da belirten yazar, kutsal ittifakın hışmına uğrayarak üç sene hapis cezasına çarptırıldı.

Soykırımının, Yahudileri Filistin'e yerleştirmek için uydurulmuş bir yalan olduğunu söyleyen devlet adamları ise ağır bir salvo ateşine tutulmuştur.

‘İsrail Mitler ve Terör’ adlı eserinde Roger Garaudy'de siyasilerin bu iddialarını belgelerle ortaya koymuştur. Bu kitabı yazdığı için Roger Garaudy, vahşî batı medyası tarafından ağır bir tarzda eleştirilirken, basın yayın tarafından yaylım ateşine tutulmuştur.

Dünyanın her yerinde gerçek bir değer vardı ki; Yahudiler için kötü konuşan bulunduğu mevkide yükselme şansını asla bulamazdı. Beyinlere kazınmak istenen de işte bu dayatmaydı.

Norman G. Finkelstein ‘Holocaust Industry’ yani Soykırım Endüstrisi adlı eserinde Yahudi acılarının istismarını ortaya koyarak şöyle diyordu:

“Kitabım ‘Soykırım Endüstrisi’nin basımı Avrupa'da büyük tartışmalara neden oldu. ABD'de ise kitap önce sessizlikle karşılandı. Sessiz kalınamayacak duruma gelindiği zaman kitap resmi makamlarca ahlaksız saldırılara maruz kaldı. Kitabın asıl içeriği tartışılmadı. Ben, Yahudi karşıtı olmakla, Yahudilerden nefret etmekle, Soykırım inkarcısı olmakla suçlandım. Bunlar ortodoks Soykırımcılığı sorgulayan herkesin başına gelen tipik olaylardır.

İsrail'in gözle görülür kuvveti 1967 Arap-İsrail Savaşı'na kadar ABD dış politikalarıyla tamamen aynı çizgide olmamıştı. Bu tarihten itibaren hem İsrail aynı çizgiye geldi, hem de Soykırım anıları Amerikan kamuoyunda bugün işgal ettiği istisnai konumu elde etmeye başladı. Amerikan yahudi toplumunun liderleri İsrail'in stratejik bir yatırım haline gelmesinden gayet memnun olmuşlar, Finkelstein'in iddiasına göre, soykırımı bu bağlamda sömürmeye başlamışlardır. Bu liderlerin trajediye dair yorumları çoğu zaman gerçek tarihi olaylarla uyuşmamakta ve İsrail ve destekçilerine yönelik her türlü eleştiriyi boğmada kullanılmaktadır.”

20 Mayıs 1940’da kurulan ilk kamp olan Auschwitz I'de tüm kampların yönetim merkezi bulunuyordu. Bu kamplarda Yahudi, Roman, homoseksüeller gibi Nazilerin düşman ilan ettikleri gruplar başta olmak üzere 6 milyon kişinin öldüğü iddia edilmektedir.

Etkili Yahudi lobisinin gayretleri sonucu 1979 yılında, ‘İnsanlığın Kültür Mirası’ listesine eklenen bu kampların kalıntıları ve Yahudi mezarlığı, Auschwitz-Birkenau Devlet Müzesi ve Holokost anma mekânı, bir bakıma propaganda amaçlı olarak ziyarete açılmıştı.

Tutukluların bir kısmı, kampın yakınındaki endüstri işletmelerinde çalışmak mecburiyetindeydiler. Bölgede iki dev firma faaliyet gösteriyordu. Bunlardan biri IG Farben firması için sentetik benzin ve kauçuk üreten oldukça büyük bir tesisti. Diğer büyük bir Alman firması olan Krupp'un da Auschwitz'in hemen yakınında bulunan fabrikalarında tutuklular çalıştırılıyordu.

Auschwitz kamplarından kaçmaya çalışan 300 kişi firara muvaffak oldu. Kaçmayı başaran iki tutuklu Rudolf Vrba ve Alfred Wetzler, 1944 yılının Ağustos ayında kampın çeşitli planlarını hazırlayarak batılı müttefik kuvvetlerine ulaştırdılar. Witold Pilecki isminde bir gönüllü, esir konumunda kampa girerek, batılı müttefiklere birçok tarif, tesbit ve rapor gönderdi. 13 Eylül 1944’de ABD bombardıman uçakları Auschwitz yakınlarındaki Buna-Werke isimli fabrikaya bir hava saldırısı düzenlediler. Bu harekât neticesinde hedefler kayda değer bir zayiat verdiler. Batılı hava kuvvetlerinin kampın yönetim merkezini ve esirleri Auschwitz’e ulaştıran demiryollarını bombalaması gerekmez miydi sorusu ise hâlâ cevap bulamamıştır.

Almanların yenilmesi üzerine, 27 Ocak 1945'de kamp kapanmıştır.

Benim kafam ise az önce ‘Auschwitz-Birkenau’ toplama kampının girişindeki bayide bir parça okuduğum ‘But I survived’ adlı kitaptaki dehşet sahnelerine takılmıştı. Eğer bunlar doğru olsaydı, gözümün önünde yükselen bu muhteşem binalar niye yapılmış, bir savaş ortamında en ihtiyaç duyulan 6.000 kişilik seçme bir SS birliği neden burada görevlendirilmişti? Yani buraya getirilenler yakılmak ya da gazla boğulmak istenmiş ise, bu kadar geniş bir arazi üzerinde inşa edilen bu görkemli yapılara o zaman ne gerek vardı? Fırınların ağzına kadar gidecek olan tren rayları, iki personel ve ilk kurbanı tutuşturmak için bir kibrit tanesinden başka bir masrafa gerek kalmazdı herhalde.

“Arbeit macht frei” Çalışmak özgürleştirir… Bu slogan toplama kamplarında olduğu gibi Nazi Almanyası’nın birçok noktasında çalışanları motive etmek için bir slogan olarak kullanıldı.

Biz de bu tabelanın altından kampa giriyoruz.

Yusuf Ziya ARPACIK

Görüntüler;


Kampın girişi. "Arbeit macht frei"
"Çalışmak özgürleştirir"


Polakça, İngilizce ve İbranice olarak yazılmış bir levha
"SS'in binlerce insanı öldürdüğü bir odadasınız.
Lütfen burada çok sessiz olun: onların acılarını hatırlayın ve hatıralarına saygı gösterin"


Kampın ekmek fırınları


Koğuşlar


Yusuf Ziya Arpacık ve Refik Büyükbayrak, bir belgesel çekimi dolayısı ile kampta bulunan Fransız ve İspanyol televizyoncularına, Ermenilerin Türkler aleyhine yaptığı soykırım ve katliamları anlattılar. Doğmamış bebeği annesinin karnını yararak çıkartan Ermeni saldırılarını dile getirdiler.

 

*****************************

BU DA GERÇEK BİR KATLİAM


Lübnan, 9 Kasım 2006, Beyt Hanun


Beyrut, 7 Ağustos 2006, on günlük vaad annesiyle


İsrail bombaları onu, ana kucağında yakaladı

Lübnanlı Vaad bebek O... Vaad'ın 10 günü;

29 Temmuz 2006 Cumartesi günü, yani sadece 10 gün önce Sur kentinin Şiye kasabasında dünyaya geldi. Bombalar patlıyordu.

2 günlük olduğunda, 37 çocuğun can verdiği Kana katliamıyla tanışırken Vaad, ikinci gününü sığınak olarak kullanılan bodrumda geçirdi.

Vaad 3 günlük olduğunda İsrail, bölgeyi boşaltmaları için halka 48 saat süre tanıdı. Vaad ailesiyle birlikte Beyrut'a doğru kaçıyoru.

4 günlük Vaad'in vakti az olduğundan erken gülmeye başladı.

İsrail, Baalbek'te 19 sivili toprağa gömerken, Vaad 5 günlük olmuştu.

Vaad bebek 6 günlük olduğunda İsrail, Beyrut üzerine bomba yağdırmaya devam ediyordu.

Bir haftalık olan Vaad, konuşmak için bir iki ağzını oynattı. İsrail ise bir çiftlikte sivil halktan 33 kişiyi katlederek ibadetine devam ediyordu.

Vaad 8 günlük olduğunda ailesi sığınacak bir ev bulmuştu.

Yağmur gibi yağan bombalara 9 günlük olan Vaad ürpererek tepki veriyordu.

29 Temmuz 2006 Cumartesi günü bomba yağmuru altında dünyaya gözlerini açan Vaad, 7 Ağustos 2006 Pazartesi günü İsrail füzelerine karşı tek güvenli yer olarak bildiği ana kucağında hedef oldu ve bomba yağmuru altında bu kirli dünyaya gözlerini ebediyyen kapattı.

Annesi son bir çabayla onu korumak istedi sıkıca sarılarak. Birlikte düştüler kara toprağın, kara bağrına. Annesi ve 11 akrabası daha can verdi binlerce ton demir ve beton yığının altında.

Amcası Abbas Vehbi, elleriyle enkazı kazarak çıkardı Vaad'ı toprağın derinliklerinden. Yüzüne gül koymaya kıyamadığı Vaad'ın toz toprak içerisindeki minik bedenini sevgi ile okşarken, acıyla lanetledi bulutların üstünden bomba atıp kaybolan İsrail uçaklarına...



Can Verenler...