TEŞKİLAT-I EBED MÜDDET

Şar Dağı, Kosova
Sevda’nın yolunda hayatın ne önemi
vardır!..
Teşkilatçılık yüce milletimizin en kıymetli hazinesidir.
Tarihin zafer taşlarını döşeyen teşkilat ustalarının mirasçısı olan
bizler de bu servete sahip olmanın sorumluluğu içerisindeyiz.
Kucağında birçok arkadaşı can veren, bu canların
kanının yerde kalmaması için ter döken ve bu faaliyetlerinin bedelini
de yarısı hücrede olmak üzere on yıl hapis yatarak kat kat ödeyen,
yeni bedeller ödemeye de bütün hatlarıyla hazır olan bir medeniyetin
mensubu ve kutsal hareketin kesintisiz askeri olarak diyoruz ki; kaymaklı
yalakalık siyaseti ve tahripkâr, köpüklü küfür muhalefetini reddeden,
ikbal ve istikbal kaygısından uzak, pürüzsüz teşkilatçılık anlayışını
hâkim kılmak esastır.
Asil milletimizin huzur, adalet ve nizam getirdiği
topraklarda uçsuz bucaksız Kosova Ovası’nı seyrederken 1938 yılına
gidiyorum.
Başı âdeta bulutlara değerdi…
Yürüdü mü dağlar yürür, durdu mu fırtınalar diner,
deli deli akan azgın sular dururdu…
Sultan Murat Han…
Uzun boylu, iri yarı fakat beden yapısının aksine
oldukça zarif ve çok halim-selim bir hükümdar olan Sultan Birinci
Murat, ilim erbabına ve sanat ehline derin bir hürmet gösterir, fakirleri
ve kimsesizleri de kollar ve gözetirdi.
Geçmişimizin zengin hazinelerinin bir mücevher parçası
olan Sultan Murat, hayatı boyunca mücadelesini verdiği Türk cihan
hâkimiyeti davasının amansız bir savaşçısı olarak yaşadı ve bu uğurda
can verdi.
O, mazlumlara karşı merhametli, zalimlere karşı
ise gayet şiddetlidir. Gözünü batıdaki zulüm imparatorluklarına dikmiş,
hedefi gezleyerek diz çökmüştür.
Bir kurmay titizliğinde harekât planları hazırlayan
dahi bir asker ve ileri görüşlü bir devlet adamıdır. ‘Gazidervişlerin
Şeyhlerinin Hanı Murat Gazi’ ve 1382 yılından itibaren de ‘Murat Hüdavendigâr’
diye anılmaya başlanan Sultan Birinci Murat, bütün hayatı boyunca
vahşi batı zulmüne karşı kılıç gibi durmuş ve mazlum Hıristiyanları
dahi zorba idarelerden kurtararak gittiği yerlere adalet götürmüştür.
Sultan Murat, fethettiği topraklarda yaşayan Hıristiyan
halka çok iyi davrandığı için onların sevgi ve muhabbetini kazanmıştır.
Yine gaza vakti gelmiş kılıçlar bilenerek yağız
atlar hazırlanmıştı. At kişnemeleri ve nal sesleri birbirine karıştı.
Gökyüzüne kesif bir toz bulutu yükseldi. Bütün sesleri bastıran âdeta
bir gök gürlemesi gibi ortalığı titreten kutlu bir seda ovalarda yankılanarak
dağlara çarpıyordu.
-Allahüekber, Allahüekber…
Orhan Gazi oğlu Sultan Murat Han son seferine hareket
etmeden önce Anadolu'daki mülkünün muhafazası için beylerinden birkaçını
geride bıraktıktan sonra Rumeli yollarına düştü. Oğullarından Kütahya
bölgesi sancak beyi Bayezid ile Karesi sancak beyi Yakup'u da bu kutlu
sefere çıkarken yanına almıştı.
Anadolu beylerinden istemiş olduğu kuvvetler de
kısa bir sürede kendilerine katıldı. Bunlardan başka Makedonya'da
bulunan ve Osmanlı himayesine girmiş olan Sırp beyleri ile Dobruca'da
yaşayan Tatarların önderi Saraç Bey ve Köstendil prensi Kostantin
de askerleriyle birlikte Türk ordusuna iltihak etmişlerdi.
Hazırlıklar en ince ayrıntılarına kadar hızla tamamlanıyordu.
Hac’dan yeni dönen Gazi Evrenos gibi tecrübeli bir
Rumeli akıncı kumandanın da o sırada gelerek orduya katılması ve böyle
bir savaşta hazır olması askerlerin gayretlerini artırarak maneviyatlarının
da iyice yükselmesine sebep oldu.
Vezir-i âzam Ali Paşa’nın da o arada katıldığı hareket
halindeki Türk kuvvetleri, Sofya yolunu kullanarak düşman ordusuna
doğru hareket etti. Bu sırada karşı tarafın elçisi olarak gelen bir
Sırp, pervasızca meydan okuyarak muharebeye hazır olduklarını bildirdi.
Elçinin gayesi ve gelişinin asıl sebebi ise gerçekte Osmanlı ordusunun
durumunu öğrenmekti.
Türk kuvvetleri bu gelişmeden sonra bir taktik geliştirdiler.
Gazi Evrenos’un tavsiyesi üzerine harp meclisinin oy birliğiyle aldığı
karar neticesinde, düşman kuvvetlerinden evvel sahaya varıp iyi yer
tutmak üzere ileriye gidilmesine karar verildi.
İstikamet; Sırp zorbası Lazar'ın merkezi olan Priştine…
Törelere her zaman olduğu gibi büyük bir özen gösteren
Türk ordusu geçtiği meskûn yerlerde hiç bir suretle yağma ve tahribat
yapmıyor, gönülleri fethederek hızla ilerliyordu.
Çok değil bu seferden sadece iki asır önce Haçlıların
Türkler aleyhine yaptığı, bırakın insanlığı hayvanlık dışı bir mahiyette
gerçekleştirilen dehşeti düşündükçe, yüce milletimizin sahip olduğu
kültür ve medeniyetin kıymeti daha bir anlaşılır olmaktadır.
Rahmetli hocam Işın Demirkent’in okul yıllarında
anlattığı bu ibretli olay, bizlere ‘Hak’ ve ‘Batıl’ arasındaki mukayese
için önemli bir kaynak teşkil etmektedir:
-Bunun üzerine Raymond Haçlı Ordusunun başına geçip
Kudüs'e doğru ilerlerken, Maarratünnuman şehrine saldırıp iki haftalık
bir kuşatmadan sonra ele geçirdi. Tamamen Türk'lerden oluşan şehri
alan ordu, Antakya da olduğu gibi, vahşetle yapılan tahrip sonunda
burada da yiyeceksiz kaldı. Açlıklarını gidermek için bir yol buldular.
Tarihçi Radelfus Cadomensis, ‘Askerlerimiz yetişkin Müslümanları yemek
için kazanlarda pişirdiler, çocukları şişe geçirip ızgara yaparak
yediler’ diye yapılanları tasvir etmiştir. Daha sonra Haçlılar Papa'ya
bir mektupla bu konuda mazeret beyan ettiler: Sebep açlıktı.
İşte bu vahşeti yapan Haçlıları doğrultacak olan
kutlu bir akın daha icra ediliyor, Türk Ordusu “Zulüm asla payidar
olmaz” ilkesini hayata geçirmek için ortaçağ girdabını aydınlatacak
bir nur gibi batıya doğru akıyordu.
Damlarında haç sallanan evlerden, sokaklardan, kışlalardan
tek bir ses yükseldi ve batı yakasında yankılandı:
-Türkler geliyor!
Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar olan topraklarda
hak sahibi, cihan ailesinin efendisi olan asil milletimiz yine kılıç
başı yapmıştı.
Gazi Evrenos ile Paşa Yiğit kumandasında yürüyen
öncü birlikler, Üsküp ile Priştine arasındaki Kosova ovasına geldikleri
zaman haçlı müttefik kuvvetleriyle karşılaştılar.
Nihayet, iki ordu vaziyet aldı.
Sultan Murat derhal savaşa girişilmesini istediyse
de, harp meclisinin aksakalları özellikle de Gazi Evrenos havanın
çok sıcak ve askerin de yorgun olması sebebi ile harbin ertesi güne
tehir edilmesi noktasında görüş beyan ettiler. Sultan Murat ise uzmanların
tekliflerini dikkate alarak, istişare neticesini kabul etti. Töre,
meşveret ve meclisin Türklerde ne demek olduğu bu karar sonucundan
daha iyi anlaşılmaktadır. O devrin şartlarında batılı kralların ‘astık-kestik’
siyasetleri düşünülürse Türk hükümdarının bu soylu duruşu şüphesiz
daha iyi tahlil edilecektir.
İşte alimlerin, velilerin ve gazidervişlerin, harcını
birlikte yoğurduğu bu muhteşem medeniyet, batı istibdadına da ağır
bir darbe indirecekti. Kutlu şafağa az bir zaman kalmıştı.
10 Ağustos 1389, günlerden Salı… Kosova ovasında
kıyametin koptuğu gündür…
Kurt kapanı kurulur. Hilal biçiminde mevzi alan
ordumuzun sağ cenahında Kütahya sancak beyi şehzade Bayezid kumandasında,
Rumeli beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa, Gazi Evrenos ve diğer tecrübeli
akıncı beyleri yer alıyordu.
Sol cenahta Karesi sancak beyi Yakup Çelebi kumandasında,
Anadolu beylerbeyi Saruca Paşa, Germiyan, Hamid, Menteşe ve Aydın
kuvvetleri bulunuyordu.
Sultan Murat ise gelenekte olduğu gibi Başkumandan
olarak merkezde savaşı idare ediyordu. Merkez kuvvetlerinin az ilerisinde
yeniçeriler istihdam edilmiş ve onların önüne de ağır toplar konulmuştu.
Gazi Evrenos’un tavsiyesi üzerine ordunun sağ ve
sol cenahlarının ön tarafına biner okçu yerleştirildi. Vezir-i azam
Ali Paşa da padişahın yanında bulunuyordu.
Sırp despotu Lazar’ın kumanda ettiği düşman birlikleri
Sırp, Macar, Ulah, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşuyordu. İki tarafın
mevcut miktarı tam olarak bilinmiyor olsa da Lazar’ın askerlerinin
sayıca çok fazla olduğu yönünde ağırlıklı görüşler mevcuttur.
Bizim tarihçilerin düşman kuvvetlerinin daha ziyade
olduğunu belirtmelerine rağmen karşı taraf bunun aksini iddia etmektedir.
Fakat Avusturyalı Hammer’in kaleme almış olduğu ‘Osmanlı İmparatorluğu
Tarihi’nde kaydettiği gibi düşman kuvvetinin epey fazla olması Sultan
Murat’ı tereddüte sevk etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu endişeyi ‘Kitâb-ı
cihan-nümâ’ yazarı Neşrî de belirterek, padişahın telaşını defetmek
için Ali Paşa, “Allah'ın izniyle büyük bir topluluğa galip gelen nice
küçük topluluklar vardır. Allah sabredenlerle beraberdir.” Bakara
Suresi 249. ayeti okumuş ve Sultan Murat'ın maneviyatına güç katmıştır.
Bu tarih kayıtları, düşman kuvvetlerinin çokluğunu kesin olarak ortaya
koyan kuvvetli delillerdir.
Düşmanın atmış olduğu top ateşiyle muharebe başladı.
Savaşın kızıştığı bir dönemde Osmanlı ordusunun sol kolu sarsıldı
ise de Şehzade Bayezid'in derhal bu cenaha yardıma koşması ve düşman
saflarını dağıtması üzerine tehlikeli durum da geçmiş oldu.
Türk askerinin imanı, cesareti ve harekât planlarını
mükemmel olarak tertip etmiş ve uygulamış olması sayesinde, sayıca
üstün olan düşman ordusu kısa bir zaman sonra bozguna uğratıldı. Haçlı
askerleri süratle geri kaçıyordu.
Kosova savaşı 8 saat sürdü…
Sultan Murat harp sahasından ayrılarak otağına çekilecekti.
Ancak, bu muhteşem zafer sevincini Türk milleti’ne yaşatan şehitlerimizi
görmek, onlara şükranlarını sunmak için meydana yöneldi. Harp sahasını
dolaşırken Miloş Obiliç adında yaralı bir Sırp tarafından sırtından
hançerlendi.
Ağır yaralı olmasına rağmen Sultan Murat, muharebenin
sonunu görüp kesin bir zafer kazandığına emin olana kadar kumandayı
elinden bırakmadı. Savaşın sonlarına doğru Türk kuvvetleri tarafından
etrafı sarılarak kaçmasına fırsat verilmeyen Sırp zorba Lazar ile
oğlu ve yardımcıları da esir alınmıştı.
Aldığı yaranın ölümcül olduğunu anlayan Sultan Murat,
bozulan düşmanı takip etmekte olan büyük oğlu Bayezid'i otağına çağırttı.
Savaşlarda kudret ve kabiliyetine, barış günlerinde
ise yüksek meziyetlerine şahit olduğu bu değerli oğluna devlet büyüklerinin
ittifakıyla hükümdarlığı bıraktı ve az sonra da ruhunu teslim etti.
Sultan Murat'ın şehadetinin ardından Despot Lazar ile oğlu derhal
öldürüldüler.
Sultan Murat'ın iç organları çıkartılarak vefat ettiği
yere gömüldü ve naaşı da mumyalanarak Çekirge’de önceden yaptırmış
olduğu türbesine defnedilmek üzere Bursa’ya gönderildi. İç organlarının
gömüldüğü yerde şimdi “Meşhed-i Hüdavendigâr” adıyla anılan bir türbe
vardır.
Bayezid, babasının yanına çağırıldığı zaman diğer
oğul Yakup Çelebi, dağılmış ve kaçmakta olan düşmanı takip ediyordu.
Babasının şehadet şerbeti içtiğinden haberi olmayan Yakup Çelebi yalın
kılıç düşman peşinden at sürerken bir yandan askerlerini ikaz ediyordu:
-Sakın ha. Aman dileyene kılıç vurmayın.
“Devleti ebed müddet” ilkesi ile beslenen büyükler
ise meşveret meclisini toplamış ve o malum kararı çoktan vermişlerdi.
Yakup Çelebi’ye ‘baban acele seni çağırıyor’ diye
haber gönderdiler. Haberi aldığında önünde kovalayacağı düşman kalmamıştı.
Sultan otağına doğru sevinçle at sürdü. Babasının önünde diz çökecek,
tecrübeli akıncıları da saygı ve takdirle selamlayacaktı. Hele ağabeyi
Bayezid, zor durumda kaldığında yardımına koştuğu için ona sımsıkı
sarılacak ve en derin minnet duygularını ifade edecekti.
Belki de Bursa’ya yeğenlerine götüreceği hediyeleri
bile düşünmüştü Yakup Çelebi; kim bilir!
Ancak otağa gelir gelmez kendisine sarılacak şefkatli
kolların sıcaklığını beklerken, soğuk kiriş yayı boynuna şiddetle
dolandı.
O ise direnmedi… Hatta ‘gık’ bile demedi... ‘Devleti
ebed müddet için bin canımız feda olsun’ der gibi gülümseyerek bu
fanî dünyaya veda etti.
Yakup Çelebi saltanat iddiasına kalkmasın diye devlet
büyüklerinin aldığı karar gereği boğdurulmuştu.
Hava kararmış, akşam olmuştu…
İlerleyen saatlerde ise gökyüzü muhteşem bir buluşmaya
tanık olacaktı. Nadiren meydana gelen bir tabiat olayı yaşanırken
ilahî bir hikmet daha tecelli ediyordu. Önce gökte, sonra yerde belirdi…
Hilal şeklini almış olan Ay ile Jupiter’in yakınlaşması ve bu görüntünün
de Kosova harp meydanında bir çukurda biriken şehitlerimizin kan gölüne
yansıması neticesinde ay-yıldızlı al bayrağımız da böylece ortaya
çıkmış oluyordu.
Astronomi ile uğraşanlar tarafından yapılan araştırmalar
neticesinde Kosova koordinatları hesap edilerek savaşın olduğu günkü
görüntüye ulaşılmış ve ileri teknik programlar kullanılarak bu gerçek
olay tespit edilmiştir.
Bu bir şehir efsanesi değil, gerçeğin öz be öz kendisidir.
Dünyada başka hiçbir millete nasip olmayan bir bayrak tarihi böylece
yazılmış oldu.
Sabah hava aydınlandığında Yakup Çelebi ve babasının
tabutu birlikte Bursa'ya gönderildi ve Çekirge semtinde yan yana defnedildi.
Şehit edildiği zaman otuz yaşında olan Yakup Bey’in
mağduren can vermesi askerler arasında keskin bir acı ve derin bir
ızdırap uyandırmıştır.
Çok değil, bu ibretli olaydan 13 sene sonra meydana
gelen 1402 Ankara Savaşı neticesinde yaşanan ve 11 yıl süren kardeş
kavgasına baktığımızda içimizi sızlatan, yüreğimizi kanatan Yakup
Çelebi olayını daha sağlıklı olarak yorumlayabiliriz. 11 sene devam
eden fetret devri neticesinde hayatını kaybeden binlerce insan ve
devlet bünyesinde oluşan ağır tahribat eğer hesaba katılırsa bir Yakup,
bir devlet için ne ifade eder ki!
Devlet ve teşkilat biz Türklerin hayat damarlarıdır…
Ekmeksiz yaşarız, devletsiz yaşayamayız… Bedelini temiz kanıyla kat
kat ödeyip tarih boyunca hür yaşayan asil bir milletin evlatlarıyız.
Bizden öncekilerin bizim için gösterdiği fedakârlıkları biz de sonrakiler
için göstermezsek eğer, bu dünya bize haram olsun. Bizim canımız bizden
evvelkilerin canından daha kıymetli değildir.
İşte gün o gündür… ‘Teşkilatı ebed müddet’ ilkesi
için çevremizdeki hatta içimizdeki Yakup Çelebileri manen yok etme
günüdür… Hem de Yakup için sadece gözyaşı değil, yüreğimizden de kanyaşı
akıtarak…
Sevda’nın yolunda hayatın ne önemi vardır!
Tek bayrak, tek önder, tek teşkilat…
Yusuf Ziya ARPACIK

Sultan 1. Murat Türbesi - Çekirge, Bursa

Sultan 1. Murat Han Türbesi - Kosova Priştine


Şehzade Yakup Çelebi - Çekirge, Bursa

Şehit Murad Hüdavendigar türbesi - Bursa -
ve Ülkücü Hareketin Gazisi Bünyamin Çiftçi