18 Mart 2008
GÖNLÜ SIĞ OLANDAN, GÖNÜLDAŞ
OLMAZ..
Çok değil, henüz bir kaç gün önce olanca hüznümü Taksim’in ara sokaklarına
bırakıp, yağmurlu bir akşam üstü kaçarcasına ayrılmıştım İstanbul’dan.
Oysa şimdi, Şirin’e kavuşacak Ferhat heyecanıyla,
beni İstanbul’a götürecek otobüse bir an önce binebilmek için koşar
adım giriyorum Eskişehir otogarına. Üstelik otobüsün kalkmasına daha
yarım saat var.
Dudağımda muzip bir gülümseme bir yandan söyleniyorum
kendi kendime: “Ey İstanbul!. Öyle bela bir güzelliğin var ki, tüm
belaları unutturacak cinsten..”
Okuyacak bir şeyler almak düşüncesiyle gördüğüm ilk
büfeye yaklaşıyorum. Niyetim birkaç gazete alıp, yolculuğu mümkün
olduğunca çekilebilir hale getirmek. Ama gördüğüm manzara şaşırtıyor
beni.
Zira büfe küçük bir kütüphane görünümünde. Türk tarih
ve edebiyatına adını altın harflerle yazdırmış pek çok şair ve yazarın
kitapları büyük bir titizlikle dizilmiş raflara. Gazeteleri koltuğumun
altına sıkıştırıp, kitapları incelemeye koyuluyorum.
Tatlı bir sürpriz karşılıyor beni. Yusuf Hoca’mın
kaleme aldığı BAŞEĞMEDİLER rafın en güzel yerine yerleştirilmiş. Hoşuma
gidiyor, eski bir dostumla karşılaşmış gibiyim. Kitapla ilgilendiğimi
gören büfe sahibi: Gardaş..” diyor, “Kâr amacıyla getirmedim o kitabı.
Zaten bir tane kaldı. Muhteşem bir eser. Okumak istersen al, hediyem
olsun, yol çabuk biter inan..”

Hiç tanımadığı bir insana büyük bir enginlikle ve
tüm samimiyetiyle yaptığı bu teklif buğulandırıyor gözlerimi. İçim
titriyor. “Sağol ağabey” diyorum. “Allah razı olsun…” Adamın yüzündeki
şaşkın ifadeye aldırmadan hızlı adımlarla ilerliyorum..
Böyleyizdir biz. Bayrağa sarılı nice yiğitleri toprağa
sunarken vakarla dimdik durmayı biliriz de, bazen bir yetimin bakışı
dolduruverir gözlerimizi. Birkaç adım attıktan sonra geri dönüyorum.
Büfenin adı bir şimşek gibi çakıyor dimağımda: “VATAN ÖTÜGEN”
Kan çekiyor herhalde. Aynı hızla geri dönüyorum.
Eğilmiş yerdeki dergileri düzelten adama “Ağabey, teşkilatla bir bağınız
var mı?” diye soruyorum. Avuçlarını savurtup iki yana “ohoooo, gönlümüzden
bağlıyız gardaşım” diyor. “Yıllarca Kartal’da mücadele verdim, komünistlerin
kurtarılmış bölgesindeydik.”
Edeple konuşuyor “Medrese-i Yusufiye mezunuyum…”
İçeri davet ediyor beni. Bölücülere nasıl müdahale
ettiğini yerel bir gazetenin siyah-beyaz sayfalarındaki haberi göstererek
anlatıyor keyifle. Muhabbet Yusufiye’ den açılmışken Mahir Baba’nın
kulaklarını çınlatıyoruz ayaküstü.
İstanbul’ a gideceğimi öğrenince İhsan Başkan’ı,
Cafer Reis’i soruyor.
Mekan Eskişehir ve sohbet Ocak olunca, söz dönüp
dolaşıp Metin TOKDEMİR’e geliyor. Gözleri buğulanıyor ve çizgiler
acıyla daha bir derinleşiyor sanki. Uzaklara bakarak mırıldanıyor:
“Yiğit adamda, gariban babasıydı Metin… Mekanı cennet olsun…”
Fatihalarla yâd ediyoruz Metin Ağabeyi.
Muhabbetin deminde eriyoruz adeta. Ve lakin gitmem
gerekiyor. Helallik isteyip ve bir daha ki gelişimde Hocamın diğer
kitaplarını da getireceğime dair söz verip ayrılıyorum. Böyle kutlu
bir davanın neferi olma şerefini nasip ettiği için Rabbime namütenahi
hamd-u senalar ediyorum.
Ve bir kez daha anlıyorum ki bu hareket, Anadoludaki
böylesi çilekeş dava adamlarının alın terleriyle filizleniyor.
Keyifle adımlıyorum Eskişehir otogarını. Ve dudaklarımda
eski bir türkü..
Türkiye’ de bu davayı görmemiş
Köy kaldı mı, hangi köye girmemiş
Bir vilayet var mı şehit vermemiş
Ölmez bu hareket, ölmez bu dava…