11 Şubat 2008
KIRILDIKÇA DİRİLDİK
Yüce Allah buyuruyor ki; “Allah, şüphesiz Allah
yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını
(Tevrat, İncil ve Kur’an’da söz verilmiş bir hak olarak) satın almıştır”
( Tevbe/3.Ayet )
Kim ne derse desin bir savaşı geride bıraktık. Hem
de binlerce şehidi ve gazisi, bir o kadar da dul ve yetimiyle. Yaradılış
icabı var olan hak ve batılın savaşı, iman ve küfrün vuruşmasıydı.
Allah’ın ismini gönüllerden silmek isteyenlerle Allah yoluna baş koyanların
amansız mücadelesiydi bu.
İşte Nizam-ı Alem ülküsünün mensupları olarak verdiğimiz şanlı mücadelede
en büyük kaynağımız ayet-i kerimede belirtilen müjde idi. Binlerce
şehidin ardında kalan bağrı yanık ana babaların, boynu bükük dul ve
yetimlerin, bir kısmı taş medreselerde çile dolduran can yoldaşlarının
yegane teselliside bu kutlu müjdedir.
Bu kutlu müjdeden güç alarak çıktığımız yolda bir
çok gönül dostumuzu, can yoldaşlarımızı kaybettik. Kimini bir kahpe
kurşun, kimini bir kalleş hançer aldı götürdü yanıbaşımızdan. Ve nihayet,
Hakk düşmanlarının yerli kuklalarınca kurulan darağaçlarında uğurladık
bazılarını. Bir kutsal mücadelenin içindeydik elbette kahpe kurşunlara,
kalleş hançerlere hedef olacaktık. Gün oldu vurulup düşenlere dönüp
bakacak vaktimiz bile olmadı. Yüreğimizin acısını, mukaddes yolda
bir adım ilerleyebilmenin sevinci ile dindiriyorduk. Belki, bir adım
daha ileride bizde o yüce makama vasıl olabiliriz ümidi taşıyorduk.
Yoluna can koyduğumuz yüce rabbimizin katına uğurladığımız can yoldaşlarımızın
ardından ağlayıp gözyaşı dökmek yerine, tevhit bayrağını bir burç
daha ileriye dikmenin manevi huzuru ile yüreğimizi soğutuyorduk. O
ateş çemberinin sıcaklığı, kaybettiğimiz can yoldaşlarımızın yüreğimize
düşürdüğü ateşi dengeleyen bir unsur oluyordu. Fakat sonrası! Bir
ızdırap, bir kahır, bir zillet ki sorma gitsin…

Bir Eylül sabahı, bu zilletin başlangıcı oldu. Elimiz
kolumuz bağlı bir durumda seyretmek zorunda bırakılmanın, hiçbir şey
yapamamanın çıldırtıcı ızdırabı içerisinde, birer ikişer darağaçlarına
götürüldü can parçalarımız. Onlar en büyük sevgiliye yollanmanın hazzıyla
ölümü kucaklarken, zafer (!) sarhoşluğuna kapılan alçakların çığlıklarını,
kahkahalarını duymamak için kulaklarımız tıkamaktan başka bir şey
yapamıyorduk.
Yüce Allah’ın huzuruna uğurladığımız can yoldaşlarımızı,
Yusuf’lar, Süleyman’lar, Dursun’lar, Mustafa’lar; Sizlere ulaşamadıysak
bile, And olsun ki ahdimize sadık kaldık mirasınız olarak bıraktığınız
<<Hak dava mücadelesini>> bir adım daha ileri götürmek
için elimizden geleni yaptık. <<Kanlarınız yerde kalmayacak>>
demiştik sözümüzü tuttuk. Cenab-ı Allah’ın izniyle yanınıza gelene
dek de sözümüze sadık kalacağız.

Sizlere gelince; bir bir kırılan ülkü çiçekleri,
şehadetinize dar ağaçlarının şahit olduğu iman erleri; kendileri boğazlarına
kadar ihanetin içindeyken sizlere, hemde hain damgasını vurarak kıyanları
affetmeyeceğiz. Sizler Rabb’binize ulaşmanın hazzını tattığınız o
anı, onlar en büyük ızdırapları duyarak geçirecekler. Hiç tasanız
olmasın. Mukaddes mücadelenizi bıraktığız yerden daha büyük bir şevkle,
daha büyük bir azimle sürdüreceğiz. Taa ki, sizin mertebenize ulaşana
kadar.
Ruhunuz şad, makamınız cennet olsun.
DÜN’Ü UNUTANLARA!
Dün yumruklarımızı sıkıp Allah’a yemin ederdik.
Omuz omuza yemin edip ölümleri kucaklamanın hazzını yaşardık. Bir
lokma ekmeği paylaşıp, bir paket sigarayı jiletle üçe bölüp 60 kişiye
dağıtmanın huzurunu yaşar, kimseye boyun eğmezdik. Zulümlerle, işkencelerle
değil yok olmak aksine, çeliğin suyu kabul ettiği gibi çelikleşir
daha da güç kazanırdık. İdam sehpaları bize vız gelirdi, boynumuza
ipi takanlara bile “Sizinde şeref ve namusunuzu biz kurtaracağız”
derdik. O kadar dürüsttük ki, sandalyemizi çekenlere bile “sanada
zahmet olacak sende hakkını helal”et derdik. Kur-an’ı Bayrağı öper,
son mektubumuzu yazar sevdiklerimize yüreğimizi yollardık. Nefsimizin
esiri olup çıkarlarımız için kimseye kızmaz, sitem bile etmezdik.
Bayrağa kan lazımsa kanımız, vatana can lazımsa işte canımız der seve
seve bedel öderdik. Yere birimiz düştüğümüzde, bin kişi olarak dirilip
yeniden ayağa kalkardık. Düşenlerimiz için kor ateşle yüreklerimiz
yanardı, düşemediğimiz için ağlardık. Ölüm sevgili olurdu bize, onunla
yatar onunla kalkardık…
HİÇ UNUTMAZDIK…
Bu mukaddes yolda yürürken, “Benim için sakın ağlama anam” diyen 16
yaşındaki Muhammed’leri, “2.oğlumuda şehit verdim, bir kızım kaldı
onuda veririm” diyen babaları, “Davama leke sürmem ölümse gelsin,
safa geldin, hoşgeldin derim” diyen Yusuf BAHRİ’
leri, Bu mukaddes dava için toprağa düşen ön kuzuları, vatan kavgasında
topraga düşen son kuzuları hiçmi hiç unutmaz, acılarımızı yüreğimize
yazardık. Ve.. toprağa verdiğimiz tüm canlarımızı…
Evet o inançla Allah’a yemin eder hesap soracağız
derdik…
HER ŞEYE RAĞMEN!...
…Ve …Vatanımızı, Milletimizi, Bayrağımızı sevenlere
kırmızı gül uzatmalıyız. Sevgimizi vermeliyiz, gönlümüzü açmalıyız.
21. yüz yılın büyük Türkiyesinde , 21. yüz yılın süper ülkesinde gururla,
eziklik duymadan, aşağılık kompleksi olmadan yaşayacak cocuklarımız
ve geleceğimiz için. Millet olarak dikenlerden kurtulup gül bahçesinde
yaşamak için, büyük türk birliği, İslam dünyası ve dünya insanlığı
için. Omuz omuza, kolkola, umut olduğumuz Milletimize yeniden umut
tazelemek için…
BUGÜN NE DEMELİYİZ
1968 yılında ilk sayısı çıkan Ülkü Ocakları dergisinin
kapağında “Komunizm iki binli(2000) yıllara varmadan yıkılacaktır”
yazısı Ülkücü Hareketin o günlerde ufkunun ne kadar açık olduğunu,
günlük düşünmeyi değil, yarınların yarınlarına nasıl baktığını, o
günün Türkiye’sini idare edenlerin hayallerine bile sığdıramadığını
Ülkücü hareketin görmesi, liderinin (Başbuğ) ve Ülkücülerin farklılığını
açıkça ortaya koymaktadır. . Uzağı bilmek veya görmek ülkücü için
yeterli olmaz. Gördüğü yere kadar koşup kendine yeni hedefler çizmek
zorundadır. 1968 ‘ in genç Ülkücüleri sayıları az olmasına rağmen
İmanlı, İnançlı sevdalısı oldukları Vatan, Bayrak Millet için zorlu,
çileli bu yolda koştular. Yollarına çıkan bütün engellere rağmen çileye,
ölüme rağmen koştular. Alınlarından düşen her damla ter kurak topraklara
can verdi. Dökülen kanlarının her damlası bir Ülkü çiçeğinin açmasına
vesile oldu. Açan her çiçek üstüne düşen damlayı yanındaki tohuma
verdi. Bir tohumdan birkaç çiçek Ülkemin her yanında sevgi çiçekleri
açtırdı. Türk Milleti onları sevdi kucakladı, kokladı. Kendini çiçek
sanan dikenler onları istemedi. Zehirli dikenleriyle bir çoğunu kırdı
döktü. Samyeli estirdi üzerlerinden. Buna rağmen onlar hep çiçek kalıp
etraflarına sevgi saçtılar. Sevenleri çoğaldıkça çoğaldı. Sevildikçe
dahada sevildiler. O topraklarda yaşayanların umudu oldular.

Bu günün Ülkücüsü göz bebeğimiz. Senin yaşında nice
gençler görüyorum dikenlerin arasında. Bu dikenler dünkünden dahada
zehirli dokunduğunda yavaş yavaş bir hayatı yok edecek kadar tehlikeli.
Aynı topraktan, aynı sudan beslenmene rağmen, Bir fark var sadece,
değerler farklı, aynı gıdayı alamıyorsun. Aynı meyvenin iki ayrı yerde
yetişmesi gibi. Sana büyüklerin seni yetiştirenlerin çok emek verdi.
Bastığın toprağa kanını, yaşadığın vatana binlercesi canını verdi.
Kökünde diken, yabancı ot, ayrık otu bırakılmadı. Sen kökünden gelen
değerlerle beslendin. Ona sahip çıkılmadı. Sana şimdi düşen görev,
onu yabancı inanç ve kültür değerlerinden, ayrık otlarından uzak tutup
aynı değeri vererek onu senden biri olarak kucaklamandır.
Genç Ülküdaşım. Başkalarını tehlikelerden koruduğun
gibi, önce kendini koruyacaksın. Sana bulaşan her pislik, her yanlış
etrafınada bulaşacaktır. Etrafındaki insanların paçalarındaki çamuru
konuşma. Kendi paçalarını temiz tutman en güzel mesajlarından birisi
olacaktır.
Kötü niyetlerini belli etmeden senin birliğini dirliğini
bozmak için senden gözüküp aranıza nifak tohumlarını ekebilirler.
Ülkücü gözüküp ülkücü geçinen, ülkücülüğü meslek edinip ülkücülükten
geçinenlere çok dikkat etmelisin. En güzel meslek, en güzel san’at,
en iyi edebiyatla, bilginle, başarılarınla milletine ışık olmalısın.
Altmış sekizin Ülküsü gibi, o günkü liderin gibi sende bu gününü,
yarınını, yarınların yarınlarını görmek mecburiyetindesin. Ülkücü
Hareket gecenin karanlığından çıkmış nurlu bir sabaha adım atmıştır.
Ödenmesi gereken bütün bedelleri cansa can, kansa kan ne varsa hepsini
severek ödemiştir. Geriye sadece neferinden liderine kucaklaşarak
ufuktan doğacak ve milletini aydınlatacak güneşi bekliyor. O güneş
Ülkücü Hareketin tek başına iktidarıdır. Ülkücü hareketin lideri de
neferi de hedefi görerek yürüyor. Bize düşen görevse omuz omuza kol
kola birlik beraberlik içinde bu harekete güç vermek ve arkasından
yürümektir. Doğumuzla Batımızla. 70 Milyon insanımızla. Kucaklaşarak…
Yunus
MERAL
MHP
Tekirdağ İl Başkanı